30.10.2008

Herkezin bi şarzı var

Eveet, sevgili mp4 playerimin usb’si iyicene kafayı sıyırttı. Önce evdeki bilgisayarımın tüm usb girişleri gömçürtmekle kalmadı, artık evde normal bildiğin elektrikle de şarz olmamaya başladı. Dıkşın. Şarj ulan onun adı şarj. Çıkıp çıkıp karşıma şarz şarz diyorlar, insanın uçası, kafa atası donga bonga küt diye dalası geliyor, da tutuyor işte bir iç kuvvet dalamıyorsun.

Bir de şu herkez kavramı var. Ulan Türkçe’nizi n’apayım ben sizin. Herkez ne ya? Herkes o herkes, herkes bundan sonra herkes diyecek, lütfen daldırtmayın kendinize. Mazot da bir yetele olacak. Ancelina Coli de bize mantı yapmaya gelecek.

Neyse, evet ne diyordum, şu mp4 playerim, evet, elin bilgisayarlarına takıyorum, takır tukur çalışıyor, evdeki bilgisayarımla arasını yapamadım bir türlü. Şimdi misal işteyim, taktım bilgisayara, abowaow, sanki her şey normal, sanki her şey güllük, sanki her şey gülistanlık, sanki her şey herkes ve hepsi ve hep beraber ve harikulade ve hariku.

Haftalardır şarkı atamadım mp4 playerima biliyor musun Nalan, çok bedbahtım, nayır.

Sürekli aynı şarkıları dinlemekten algım daraldı. Müsait bir zamanda format atacağım şu bilgisayarıma inşallah, bakalım o zaman göreceğiz hanyayı iyonyayı.

29.10.2008

Deliye hergün baryam


Dünya durmayacak, en azından biz dönerken. Bu yüzden aslında yapılan tüm figanlar boş. Bizlerse asla istediklerimize kavuşamayacağız, çünkü daha ne istediğimizi bile bilmiyoruz şu dünyadan. Çarkların arasında nefes almaya çalışan balıklar gibiyiz 6 bilemedin 7 saniyelik hafızaları olan.

Böyle düşündüğünde herşey ne kadar da boş geliyor insana.

Hiçbir şeyi değiştirmeye gücümüz yetmiyor çünkü, hiç bir şey istediğimiz gibi gitmiyor. Gitmeyecek de. Asla o olmak istediğimiz kişi olamayacağız. Asla yaşamak istediğimiz hayatı yaşayamayacağız. Tüm hayatımız, o kişi olmak için uğraşırken ayağımızın altından kayıp gidecek ve gidiyor da. Ve bunu engellemek için de hiç bir şey yapamıyoruz.

Çünkü alıştırılmış takıntılarımız var, çünkü yerleşmiş kaygılarımız var, çünkü tüm hayatımızı, o ulaşmak istediğimiz hayata ulaşmak için çalışarak geçirmeye şartlanmışız. Şartlanmış inanmışlıklarımız var. İnandırılmışlıklarımızın gözaltındayız.

Bizi çalışmaya inandırmışlar, ki çalışıp para kazanalım, çünkü parasız bu çarkları döndürmeye güç yetmez. Çünkü, geleceğimizi garanti altına almak gibi bir paranoyamız var. Yarınımızın belli olmadığı bir hayatta geleceği garanti altına almaya çalışmak! Ne kadar akıllıca bir hareket.

Neden yapıyoruz bunu biliyor musun? "Ya ölmez de yaşarsak!" diye.

Yaşamaktan korkuyoruz. Ve korkularımızın esiri oluyoruz.
Bir de beklentilerimizin. Beklentilerimiz var çünkü, sonsuz. Çok şey istiyoruz hayattan, çok şey bekliyoruz.

Oysa ki beklenti dünyadaki en sert aşındırıcıdır. Hep birşeyler beklerken geçer tüm hayatın ve farketmeden bambaşka bir şekil alırsın, hayat törpüler seni, ne yapmak istediğini unutmuş, büyük resmi gözden kaçıran, hangi yoldan gittiğini, o yola neden girdiğini bile hatırlamayan bir zombiye dönersin.

Oysa ki ben çok şey istemiyordum hayattan. Ama unuttum.

---

Pazar Pazar sabah sabah beni güne güzel başlatan şu güzide eseri sizlere de izleteyim. Son yılların bence en iyi gruplarından birisi "Pinhani" den geliyor. "Dursana Dünya". Ama bugün Pazar değil.

Klibini izlemek için kediye tıklayabilirsiniz. Aşağıda.

Miyav.

73te1

Oasis'in Wonderwall'ı eşliğinde bugünkü yazımıza başlıyoruz günlük. Bu şarkı da nereden çıktı dersen, Lost'un kaçıncı olduğunu hatırlamadığım sezonunun kaçıncı olduğunu hatırlamadığım bir bölümünde, Desmond -brada-mızın zamanda git gellerinden birinde, sokak gitarcısı olan Charlie'nin yağmurdan az önce sokakta çaldığı şarkıydı bu, ilk duyduğumda hatırlamamıştım ama sonradan farkettim ki evet. Ve koskocaman müzik arşivimdeki tek Oasis parçası, ama işte denk geliyor demek ki bazen, olmaz denen şeyler oluyor, misal ihtimale vuralım, halihazırda 73te 1. Ama düşünmüyoruz şimdi bunları, çünkü değişti şarkı ve "aşk bir hastalıktır" diye bağırtınırken Atreyu grubu şu anda vinamp'ımda hiç bunları takasım yok.

Ne yazacağımı da zerre kadar planlamış değilim, zaten klavyenin tuşları da sanki az önce yer değiştiriyormuş gibi geldi, sanki sağdaki tuşlardan bazıları kalktı böyle bir iki tuş sola geçti, o derece de algı yoksunuyum. İki üç keredir yine duvardaki bildiğin analog saate bakarken (şu akrepli yelkovanlı olan) sanki baktığımda saniye bir saniye için geri gidiyor gibi geliyor, sonra normal devam ediyor. Oluyor böyle şeyler, oluyor.

Hayatsa garip. Bugün vapurda bir kız gördüm. Sanki tanıyormuşum gibi geldi. Ama aramızda bayağı bir mesafe vardı, zaten kalabalıktı ortalık, ayrıca karşımdaki iki kokonanın da muhabbetinden iyice bayılmış, uyumakla uyumamak arasında gidip gelmekteydim. Günün bonus muhabbeti olaraktan hafızalarımıza yer eden şu muhteşem kelime öbekciklerini özenle kurulmuş cümle kalıpçıklarını paylaşım yumağı yapıp kafanıza atayım, şöyle ki karşımdaki renk cümbüşü modunda oturan iki kokonadan geliyor; "Danışıklı dönüşüklü bir şey olmuş, bu ne lahana bu ne turşu yane..."

Küt!

ve Romeo ölür. Vapurun kalkmasına az kala kız kalkıp gitti, oysa ki gidip soracaktım "Sizi nereden tanıyor olabilirim ya da siz beni tanıyor musunuz?" diye ve büyük ihtimalle rezil rüsva olacaktım. Hayyt, tokat bile yerdim belki. Ama bu büyük eğlenceyi kaçırdı zat-ı muhterem kızımız, n'apalım.

Bak hiç farketmedin, vapurun kalkmasına az kala dedim, olur mu hiç öyle şey, vapurun yanaşmasına az kala diyecektim, gerçi bunu ben de şimdi farkettim. Algım bozuk uleayn.

Tüm algısı bozuklara benden geliyor, "Passenger" söylüyor, "Circus" diyor.

28.10.2008

bu sefer oldu gibi sanki


Abi yok çalışmıyo bu!


Ya da dur, şurada bana özel konmuş bir şarkı var önce onu bi' dinliyim de sonra denerim...


Dipnotdediğinheryerekonur: Tuttuğun sayı 152 ise cidden aramızda telepatik bir bağ olabilir bak bu arada :] ]

deiki


Olmuyor yahu?

Sayı tuttuğuna emin misin,
bak başka şeyler düşünüyor gibisin.
Boşver onları şimdi. Sayıyı düşün.

Tamam mı?

Tamamsa tıkla.


debir



Hımm... Olmadı gibi sanki.


Sen bi' sayı daha tutup bi' daha tıklasana...


23.10.2008

Depresyonel Poliçe

Bu akşam servisin geç gelmesinden belliydi aslında akşamın iyi geçmeyeceği ve geçmedi de. Aslında her şey, 100metre daha gidip tıkalı da olsa akıcı olan güzel mi güzel havalı mı havalı metal yığını dolu Büyükdere Caddesi'ne çıkmak yerine, hemen zırt diye sağdaki yol ayrımından ayrılıp Gayrettepe'nin saçma arka sokaklarına dalmamızla başladı.

Geri dönüşü olmayan, tek şeritli bir hayata girer gibi bir sıkıntı kaplamıştı içimi fütursuzca. Ama ses çıkarmadım. Çünkü sonuçta her yol bir yerlere çıkardı ve mühim olan da bir yerlere çıkmaktı. Bu ahengi bozmaya gerek yoktu. Hayatsa eğer sürprizlerle dolu olmalıydı ve bugünün sürprizi de 2 saat boyunca beni oturduğum koltuğa çivileyecek bir trafik keşmekeşiydi.

Daha önce yürüyerek geçtiğim bu sokaklardan şimdi koskocaman servisle kaplumbağavari bir hızla ilerliyorduk. Stres tavan yapmıştı, enerji seviyesi ise diplerde sürünmekteydi. Bir de üzerine dapdaracık sokaklarda manevra yapmaya çalışan servisin sağ yan tarafından gelen gocurt ve gacırt sesleri eklenince park eden bir arabaya hafiften sürtündüğümüzü farkettik. Buraları geçiyorum. Zira gerçekten stres dolu anlar ve isyan dolu bayraklar ve hoş karşılanmayacak anılarla dolu dakikalar. O kadar saat arka sokaklarda dolaştıktan sonra çıka çıka Barbaros Bulvarına çıkmak ise gerçekten beni yıkmıştı. Daha önümüzde koskocaman ve upuzun bir Yıldız geçidi vardı. Eski okulumun önünden geçerken çevirip kafamı bakmadım bile, böyle de tavırlıyımdır kendisine. Köprü yolu huzur dolu, biraz da araba dolu, ama olsun, en azından akıcı bir trafikle yine bizbizeydik. Köprüden sonrasını anlatmıyorum bile hiç, because, i am going to the blackboard as soon as possible i want. Ne dedim bilmiyorum. Neyse, attım öyle aklıma gelen ilk kelimeleri dizekledim.

Ben yatmak var şimdi o yüzden çıkmak burdan ve internetten çünkü uyumak sonra sabah kalkmak yok erken ben var baş ağrımak bütün gün olmak sonra da akşam.

N'aber

Sevgili günlükcüm. Ne haber? Ulan bunu word’de yazıyorum ne haber yazıyorum ne haber olarak düzeltiyor, ulan ne haber yazamıyorum bu ne lan, ne haber. Ne haber, ne haber ne haber ne haber ne haber aaaaaaaa. Salak word. Ne düzeltiyorsun lan yazdıklarımı.

Ne haber. ya olaya bak.

21.10.2008

Ersen

- Evet sayın seyirciler, AgudikPaşa Stadyumunda bu iki büyük takımın maçı az sonra başlayacak. Hava gerçekten futbola çok uygun. Kadrolar açıklandığında gerçekten bu maçın son yıllara damgasını vuracak kalitede bir maç olacağı belli olmuştu. Tribünler tıklım tıklım dolu, arkamda gördüğünüz kalabalık ise bileti olduğu kalde içeriye giremeyen kızgın kalabalık. Sloganlar atarak kapıları tekmeliyorlar turnikelere saldırıyorlar, gerçekten son yıllarda böylesine bir kalabalık görülmemişti. Kalabalığın attığı taş ve sopalardan birisi, sanırım sopa, az önce kafama çarptı sayın seyirciler bakın kanıyor. Evet polisin attığı gaz bombalarından da biri tam önümüze düşüyor şu anda. "Çek Sıtkı çek, çeksene olum." Evet sayın seyirciler resmen savaş çıktı burada. Emniyet kuvvetleri ile öfkeli kalabalığın arasında kaldık şu anda can güvenliğimiz sıfırın altında. "Sıtkı çekiyormusun?" Öfkeli kalabalık iyice delirerek polise saldırmaya başladı. Yayınımızı burada kesmek zorundayız, haber merkezimize bağlanıyoruz. "Sıtkı çekiomusun olm ah uh küt pata çatırk...
- Arkadaşımız Ersen gerçekten çok zor şartlarda haber yapmaya çalışıyor sayın seyirciler. Teşekkürler Ersen.
- Ersen değil Ersin benim adım.
- Teşekkürler Ersin.

20.10.2008

Ransom Rising





























Random i sing.
Randomizing.
Ransoming.
Incoming.
Rambo.
Rise.

Tuzlu Sistem

Tuz, yaralarıma çoktan girdi benim.
Rahat ol.
Seviyorum seni.
Ama sadece o kadar.

19.10.2008

print out


Mayday! Mayday!



























18.10.2008

yirmisaatdokuzdakika

Sevgili günlük, acayip kötü bir sabaha uyanmıştım bugün, ki bugün biteli yaklaşık 70 fakika oluyor. Pardon dakika.

Sabahın tam altıkırk'ında öten telefonumun ümüğünü sıkarak uyandım. Ne bir dakika erken ne bir dakika geç, hafta içi her sabah altıkırk.

Yataktan kalktığımda daha önce hiç olmadığım şekilde sendeleyip yere düşmekten yanımdaki komodin midir komidin midir şu anda açıp da doğrusunu öğrenemeyeceğim kusura bakmayın onun sayesinde kurtuldum. Aha çalan şarkıya bak "Burning Heart" tabi ki 9 kere izlenen Rocky 4'ten. Neyse ne diyordum, hah, küt diye yere yapışıyordum az daha. Ayakta durabilmem 2 3 dakikamı aldı sanıyorum, "aha" dedim içimden, o kadar, aha dedim sadece. Felaket ötesi bir başağrısıyla uyanmıştım. Binbir güçlükle bulduğum gözlüğümü takıp komodinden uzaklaşmak için attığım ilk adımda cep telefonunun şarj kablosu ayağıma takıldı telefon fırladı gitti uçtu odanın te öbür ucuna fırladı gitti uçtu odanın te öbür ucuna fırladı gitti odanın te öbür ucuna fırladı gitti uçtu. Gittim telefonu aldım şu anda neden yaptığıma anlam veremediğim bir şekilde tekrar şarja taktım.

Daha gün aydınlanmamıştı haliyle, ama ben banyoya giderken anneme günaydın dedim.

Lambayı yakıp, aynanın tepesindeki ampulü de yaktıktan sonra karşımdaki aynada kendimden iki tane gördüğümü farkettim. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım iki kafayı aynı yere denk getiremiyordum. Sol gözümde belirmeye başlayan arpacığın sol gözümü geriye doğru ittiğini ve odak noktamı değiştirdiği, bu yüzden de sağ göz sol göz kombinasyonunu tamamlayamayan beynimin kafayı yediğini düşünmeye başladım. Bakış açıma farklı taklalar attırarak traş oldum. Banyodan çıktığımda mutfakta annem kahvaltı hazırlıyordu. Gidip masanın üzerine yığıldım. Kekik benzeri bir bitkinin çayını içtim. pardon yok o dündü sanırım, süt içtim galiba bu sabah, hatırlayamadım şimdi, zeytinli domatesli tost yedim. Bu bile kendimi kendime getirmedi.

Hâlâ kafatasımın çatlak olduğunu düşünmeme neden olan dehşet bir başağrısı ile gezmekteydim. Yanıma suda eriyen bir Aspirin C aldım. Bir de KalsiyumSandoz türevi bir portakallı ördek.

Beni hergün servise binmeden önce gelip ziyaret eden sarı beyaz siyah kediyle biraz muhabbet ettikten sonra, onu kovalayıp servise bindim. Koltuğa oturmamla uyumam, uyumamla da uyanmam bir olmuştu. Uyandığımda işe gelmiştim ve az önceki aslında 1 saat önceki başağrım, onyüzbinmilyon kat artmış bir vaziyette kulaklarımdan taşmaya başladı. Servisten indiğimde ise binanın kapısına doğru yürürken şeydeki gibiydim, hani Matrix'te Neo Morpheus'la birlikte Matrix benzeri bir programın içine giriyorlar da kalabalıkta yürüyorlar ya, hani Neo kırmızılı bir kadınla algıda seçicilik yaşıyor, sonra dönüp de bir bakıyor ki hop kadın ajan olmuş. Hah aynen o moddaydım.

Sonra tipik bir gün koşturmacası içinde öğlen yemeğine kadar dayandım. Biraz daha iyiydim. Cuma namazındaki sessiz sakin ortam da terapi gibi geldi diyebilirim. Sonra akşama doğru yine köpüren beynim iflasın eşiğine gelmekteyken mesai bitti.

Eve geldiğimde ise beni büyük ve küçük sürpriz yeğenlerim bekliyordu en güzel çığlıklarıyla. Daha kapıdan girer girmez, büyük yeğenim elindeki iki tane silindirik mıknatısı hava atıp "Bak dayı bak nasıl ses çıkartıyor" diyerek, beynimin içinde çınıldayan o güzel tınıları yükledi bana. Daha bu tınıları hazmedemeden öteki küçük yeğen de, bilgisayar açıp NFS Underground'un başına oturttu. Bir yandan havada dönen mıknatısların garip tıngırtıları, bir yandan drift yapan aracın motor ve lastik gürültüsü, benim kafada iyice kayışlar attı. Gerçel hayattan kopup paralel boyutta saçmalamaya başladım ben de. Küçük yeğen kafama ceviz atarken, bir ara bizim büyük yeğenle de birbirimize doğranmış hıyar atmaya başlamıştık. Hıyarlardan birisi koltuğun arkasına gitti, alamadık, bıraktık orada.

Akşam yemeği sonrası kafam iyiden iyiye yerine geliyor gibiydi. Çıktım biraz arkadaşlarda takıldım. Şimdi de eve geldim bunları yazdım.

Sonuç, saat birkırkdokuz. Bu kafayla yirmisaatdokuzdakika.

11.10.2008

Diff

Annemin önüme bir tomar kağıt yığmasıyla bilgisayardan başımı kaldırıp etrafıma baktım.

- Bak bakayım oğlum şu kağıtlara lazım değilse atacağım bunları.
- Anne bizim kağıt geri dönüşümü olayımız yok değil mi?
- Yok.
- Bakayım o zaman ben şunlara.

Karıştırdığım kağıtlar arasında bir de ne göreyim. Tee üniversiteden, 2000 yılına ait bir Mat-3 vize sınavı soru kağıdım. Hahaha. İçlerinden en çok kopmama neden olan soruyu burada aşifte ediyorum. Pardon afişe ediyorum.

"2oolt'lik bir kazan, içerisinde eşit oranda asit bulunan asitli su ile doludur. Kazana dakikada 2 lt. su akıtılırken, kazanın altındaki bir borudan aynı hızla asitli su boşaltılmaktadır. Kazandaki asit miktarındaki değişimi ifade eden diferansiyel denklemi kurunuz. Daha sonra bu dif. denklemi çözünüz."

Hehehe önce uğraşıp didinip kuracağız, sonra bir de oturup çözeceğiz. Oldu. Ulan 20 puan için çektiğimiz eziyete bak be.

Zaten hiç sevmemiştim bu dif denklemleri. DC ile geçmiştim sanırım.

Ama bak anılarım depreşti şimdi. Nostaljim geldi.

(Çözerim ben bunu diyen varsa hiç başlamasın, ilgilenmiyorum :) )

Hı? Söyle bana.

Bir Cumartesi sabahı nefretle uyandın mı hiç?
Çılgın gibi susarak, sırlara boyandın mı hiç?

Hayat bazen sürekli ve daima bir "rusted embrace" oluyor bana.



Nothiinnnnngggggggg!
will chaaannnnge.
unless we inflict transition.

Hiçbir şeyi sevesim gelmiyor böyle olunca. Hayata dair tüm heveslerim bir anda yerle bir oluyor.

Dying Earth.

Ve herkes çevremdeki zamanla sadece bir canlı olarak gözükmeye başlıyor, hissizleşiyorum. Hissizleştiriliyorum. Hissizleştiriliyoruz.

Peki siz hissizleştirilebilenlerden misiniz?

Waste land.

Conseqa


Ya yarın hiç gelmezse?

Neyi bekliyorsun o da ayrı konu aslında, gelmeyen yarının gelmeyen consequences.

İşte o zaman yine şu bugünü ıskalama dingiline takılıp düşüyoruz günlük. Sürekli yarın yarın yarın yarın, da peki işte yarın gelmedi mi benim çağlayan sukut-u hayali mi kim dindirecek? Kim silecek patlayan süperegomun duvara sıçrattığı kan izlerini?

Şunu da unutma ki hayat hep tek teli eksik bir gitardan ses çıkartmaya benzeyecek anlamlı. Bu yüzden zaten çağlayanlar patlayanlar hep. Altıncı teli bulsan da keşke, biraz da çıkan melodiyi kendin de beğensen değil mi? Yoksa sen her türlü melodiye alışabilenlerden misin? O zaman korkacak bir şey yok zaten, senin için yarın da gelmemiş, bugün de geçmemiş önemli değil.

Planlarımız hep yarın, sonraki gün, daha sonraki gün, daha daha sonraki gün, daha daha daha sonraki gün, daha daha daha dah! Sonunda "daha daha dah!" işte, oldu da bitti, geldi de geçti, gitti de gelmez, falan da filan.

O yüzden "Make it good" tavsiye edilen fon şarkısı. "Fink"ten.





"if you make it good something today, then you'll go right way another day." Böyle de katlederim ingilizceyi, kimse de bir şey diyemez."

How is it end?"

5.10.2008

Zenabi

Sevgili günlük yatmadan önce sana güzel bir şarkı ekleyeyim de, kendimize gelelim. Çevir çevir dinle aklın başına gelsin.

"Killswitch Engage"den geliyor, "Unbroken"



Aaa bu arada bugün bir Japon'a aşık oldum günlük, öyle böyle değil, şekil şemal boy pos endam duruş falan acayip derecede aklımı başımdan aldı. Bak resmini göstereyim eminim sen de bayılacaksın. Koynuma alıp yatasım var acayip, alacağım da.



Nasıl?.. Feci yahu. Adı da Black Night'mış. Aman Allah'ım kalbim, aıgh.Yukarıdaki kopuk şarkıyı kara Japon sevgilime armağan ediyorum.Az kaldı kavuşmamıza. Bekle beni.

Ninjaaa...
- Hayt.
- Ouvv vahşiyiz de.

Ekran


...ve güneş ölür.

Bir süreliğine...
.
Karanlık gölgeler kısa bir süreliğine saklar olup biteni. Kör edici bir güven duygusu bağlar gözleri. Tek gereken ufak bir oynamadır ekran ayarlarında görmek için hiçbir şeyin sonsuza kadar karartılamayacağı gerçeğini.
.
...ve güneş doğar.
.
Şarkı: "Killswitch Engage - As Daylight Dies"

4.10.2008

Anlık anne iletileri - Kızılcık olayı

- Hiç kızılcık yedin mi sen hayatında?
- Hiç yemedim.
- Al bak ye. (Bir tabak kızılcığı getirir önüme koyar)
- Zeytin mi bu?
- Ye bakiym.
(Kızılcıklar yenirken konuşmaya devam edilir.)
- Kızılcık sopasıyla dövmüş müydün sen beni?
- Aa neden döveyim? Hem kızılcık sopası yok evde.
- Olsa döverdin yani?
- Ye ye, tamamen doğal bunlar. Hepsini ye.
- Siz yediniz mi?
- Yedik biz.

3.10.2008

negatif iyonlandım ben

Evet sevgili günlük bugün küçük beynine bir şey daha sokmaya niyetliyim. Negatif iyon olayı. Tee İyonyalılar zamanından beri kullanılan bu teknoloji, şimdilerde yeni yeni milletin kullanımına açılmış durumda. Negatif iyon, nedir negatif iyon, yani kardeşim sen ne diyon? Ona gelelim. Ben şimdi hastayım ya, kafam biraz bulanık çalışıyor ondan negatif iyon. Yanımda da koca bir tomar tuvalet kağıdı anca yetiyor burnuma. Aktı gitti beyin loblarım burnumdan.

Negatif iyon, adından da anlaşılacağı gibi, ne gatif küylü iyonlar adnir. Oha amma dağıttım yazarken. Negatif iyon, negatif yüklü iyonlara denir. Bunları üreten üreteçlere de negatif iyon üreteci ya da jeneratörü denir. Olaya bilirkişi gözüyle bakalım, bakınız Tübütak'ımız bu konuda ne diyor;

"Negatif iyon üreticileri, çalıştıkları sürece negatif iyon püskürten elektrostatik hava temizleyicileri’dir. Bu işlevlerini, üzerine yeterince yüksek gerilim uygulanan bir elektrodun sivri ucunda yer alan elektron deşarjıyla gerçekleştirirler. Bazı tiplerinde deşarja yol açan, bir elektrot ucu değil de, üzerinden akım geçirilen iletken bir teldir."

Bildiğin tel yani, öyle süper ötesi karmakarışık makine falan değil. Basit, biraz zorlasan sen de yaparsın. Yeterince yüksek gerilimle gerebildikten sonra herkes yapabilir.

Ayrıca bakınız devam ediyor;

"Havadaki negatif iyonların insan sağlığı üzerinde, psikolojik boyut da dahil olmak üzere, diğer bazı olumlu etkilerinin olduğuna dair tezler de var. Bu tezlere göre, vücut; hareket ederken elektron kaybedip artı yükle yüklendiğinden dolayı, dışarıdan negatif iyon alarak, taşıdığı artı yükü nötürleştirmek ihtiyacında. Tez, insanların kendilerini; fırtına veya yıldırım düşmesi sonrasında atmosfer, ya da deniz kenarları gibi; havadaki negatif iyon yoğunluğunun görece daha yüksek olduğu ortamlarda kendilerini daha iyi hissetikleri gözlemine dayanıyor. Ancak bu tezler, evrensel kabul görmüş değil."

Ondan bu gökgürültülü şimşekli havaları sevişim sanırım benim, ondaaan. Anladım ben. Evrensel kabule falan gerek yok, ben kabul ettim, ok bana uyar, çok mantıklı.

Ha bu arada, bu yazı yazılırken şu dinleniyordu. Hastayım ulan bu kadının sesine de. Cey Zi'nin müzik dünyasına kazandırdığı, "pon de replay" lerden buralara kadar gelen güzel sesli kadın geliyor. "Rihanna - Disturbia"





























Tübütak nerede ulan diyenler, aha da size kaynak. Kana kana için: http://www.biltek.tubitak.gov.tr/merak_ettikleriniz/index.php?kategori_id=20&soru_id=3994

Hasta la windows vista beybi

Mesaj atıyorum gitmiyor, arıyorum aramıyor, nedendir bilmem. Bir sakatlık var. Türkselim aradı, aa yawrum nerdesin seni bekliyoruz dedi, kapatmış olabilirler telimi. O yüzden bu şarkı 18yaş altı okuyucularımız için geliyor. “Ben seni bip bip bip bip sevdim, de bip bip bip bip’mişsin geç fark etim, bip.”

Ne yapalım, adaletin kestiği parmak kanamaz.

Eveet, anladığım kadarıyla telefonum -yani hattımdan bahsediyorum- kapanmamış, bilakis telefonum -yani telefonumdan bahsediyorum- bozulmuş sanırım. Yuppiii diyerek psikolojik yanılsamamızı açık edelim. Ben böyle yanılsamanın bip bip de bip bip. Ne yuppisi oğlum, gitti telefon sanırım. Yani emin değilim arada çalışıyor gibi çünkü. Bakalım kendi kendine düzelir belki, bir kapatıp açalım, bir ofise girip çıkalım. Binadan çıkalım. Tekrar girelim. Olacak gibi değil bu iş. Allah’ım bana bir çıkar yol göster, bir işaret göndeerrr. doink. '!' aha işaret geldi. Ünlem işareti geldi, olaya bak. küt. '?' aha bir de soru işareti gedi. Ve olaylar iyice karmaşık bir hal almaya başladı sanırım, çünkü nereden geldiyse Ulaş geldi.
- Merhaba ben Ulaş.
- Ulaş olum benim tel bozuldu, atim mi kafana bunu şimdi senin.
- Abi ne desen haklısın.
- Ulan haklıyım da tel çalışmıyo, napiym böyle hakkı, aha bir de Hakkı çıktı. Kim ulen bu Hakkı. Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal.
- Abi kafayı yiyosun sanırım sen.
- Sanırım. Isırırım.

Yahu hasta oldum. :( Olaya bakınız ki tam da işe geldiğim gün, şu Cuma'yı bağlayamadılar gitti tatile böyle ikigözüm ikiiki çeşme sürünüyoruz sevgili bilgisayarın karşısında. Bir de bir üşütme var ki arada bir titretme geliyor sormayın a dostlar. Teraflumanyak oldum, sabah öğle akşam 3x1 olaraktan yutulan titanyumsarısıhap. Doktora da gitmiş değilim hani. Bakalım geçmezse gideyim diyorum. Nasıl diyorum iyi diyorum iyi. Burnum da tıkalı, kırık olduğundan normal yani kırık olmayan burunlara göre benim bu nezlelerim falan daha bir kronik geçiyor. Ooh nezlemi seveyim. Akşam olsun eve gideyim. Anneaaa ıhlamur faksla.

2.10.2008

Hastalavista beybi

Felaket derecede başım ağrıyor günlük bu gece, hastalık arefesindeyim sanırım. Boğazlarımda bir yanma var. Yarın da iş var ofurt. Hapşuruk. Boğazlar ne demek yahu, boğazımda, sanki kanun. Boğazlar kanunu. Dur dur dağıtma.

Birazdan yatacaktım ki, annemin faksladığı ıhlamurun limonlu kokusu kalbime yerleşti birden.

Düşündüm de bugün, diziler gibi olmaya başladı hayatım iyiden iyiye.

"How i met your mother"daki gibi bir yaşantım olmaya başladı arkadaşlarımla. "Lost"vari delüsyonlar içindeyim, kafam karışık. "Chuck"taki kadar teknoloji bağımlısı bir geek'im. "Big Bang Theory"deki kadar da inek. "Dexter" kadar psikopat olabiliyorum geceleri. Ya da "Pushing Daisies"deki kadar ölmüş de dirilmiş, biri sert dokunsa ölecek. "Two and a half man"deki kadar da vurdumduymazım bazen. "Sünger Bop" kadar kopuk.

Yaşasın Terminatör o zaman.

C image

"İnsan, şu dinlediği mânâsız şarkılardan başka dayanağının kalmadığını hisseder mi ulan hiç, ne acayip bir hayattır bu böyle!" diye haykırışlar kopar bazen içten içe.

Gelirler böyle toplanıp hep birden. Sanki çok kalacaklarmış gibi. Sanki daha önce çok kalmışlar gibi.

Ama geçer.

Her şey gibi bu da gelip geçicidir.

Gelir.

Ve geçer.

Hiçbir şey o kadar kalıcı olamadı zaten şu metrobüsvari hayatımda. Duraklar sadece durup 30 saniye beklediğim. Binenler inenler. Ve aynı yoldan yüzbininci defa geçiş. Düğmeye basmayı unutup da ineceği durağı kaçıranlarla fazladan bir duraklık saçma bir birliktelik. Zorundalık ve zorunlu karşılıklar ilk durakta indirilecek.

Foton Patlaması

Sevgili günlükcüm, şu fotograflar ne güzel şeyler değil mi? Hani o anı donduruyorlar falan.

Bilgisayarımda belki yüzlerce fotograf var. Bugün de belki onlarca çektik. Nedense, (psikopatlığımdan kaynaklanıyor olabilir) fotograflarda hep aslında çekilmek istenmeyen, yanlışlıkla o fotografa girmiş görüntülere, arka planlara hastayımdır. Birisi birisini çekiyordur mesela, arkadan adam geçiyordur, birisi kendisini çekiyordur mesela, arkada bilmemkimin kolları vardır, birisi bir yeri çekiyodur mesela arkadan istenmeyen adamlar geçiyordur, falan da filan, bunları arttırabiliz.

Bu çok hoş olabildiği gibi, ama bunun şöyle bir sıkıntısı doğabilir bazen. İnsan gerçekten istemediği şeyleri görebilir. Ya da görmemesi gereken şeyleri görebilir. Ama yine de eğlencelidir.
Tavsiye ederim siz de bakın öyle, hep ön plana takılmayın, resmin bütününü kaçırmayın.

"Hehehe", "voaav süper" falan diyebileceğiniz gibi, hayatınıza küfrederek de devam edebilirsiniz. Her halükarda farklı bir şey yaşamış olursunuz, boş hayatınıza ekşın girer.

Sinematograf Yanım

Sevgili günlükcüm, son 3 günde 3,5 film birden izleyerek bir ilke imza atmış durumdayım. Bunlardan birincisi Pixar animasyondan "Wall-E". (ya da abuk Türkçe'leştirilmiş haliyle Vol-i) Fragman gelsin: http://sinema.milliyet.com.tr/Fragman.aspx?VideoId=21024
Film gerçekten çok hoş. Yani robotların duygularının olmadığı, öğrenilebilir hislerinin olmadığı, ruhlarının olmadığı, kalplerinin olmadığı gibi sıradan ön yargılara kapılmışsanız bu film size göre değil baştan söyleyelim. Dünya o kadar kirlenmiş o kadar kirlenmiş ki, artık, nedense Amerikalılar, toplanıp uzaya yerleşmeye karar vermişler, ve dünya da bir tek vol-i isimli çöpçü robot kalmış, anatema olarak bu.
Sonra, ikincisi, Nikol Kidmın'ın oynadığı "İstila" isimli film. Gerçekten gerilim türünde ilginç bir film. Vasat seviyede ama izlettiriyor kendini. Uzaylı bir virüs, tüm dünyayı tehdit ediyor. Kusarak bir insandan diğer insana bulaşıyor, böyle de iğrenç bir yayılma tekniği var. Sonra Nikol ablamızın bu virüse yakalanmamak için ve oğlunu koruyup dünyayı kurtarmak için yaptığı ekşın'ı izliyoruz.
Üçüncü olarak da "Mumya 3"ü izledim, onu anlatmaya gerek yok. Mumya işte bildiğin.
Bir de, buçuk olarak, bir dizi geliyor en acayipinden, Lost'un yapımcıları yapıyormuş, adı "Fridge". Amerika'da şu an 3. bölümü falan yayınlanıyor sanırım. İlk bölümünü izledim, gerçekten merak uyandıran, ilginç bir dizi. Merak uyandırdıracağız diye ilk bölümde konuyu es geçmişler, henüz daha olayı tam çözemedim, ama derileri saydamlaşan insanlar gibi gerilim ve stres yüklü görüntülerle birlikte, teleport olayı, beyin frekansına girip akıl okuma, telepati falan gibi metafizik olaylara da bulaşmışlar. İlginç yani.
Evet bu kadar yeter şimdilik. Bugün İkea dolaylarında Gloryaciğğs'te otururken Haluk Bilginer'i gördüm. Dün de evden çıktım minibüse bineceğim, şu anda "Benim Annem Bir Melek" dizisinde oynayan, daha önce de Ekmek Teknesi'nde Bican rolünde oynayan Kerim Yağcı'yı gördüm. Ama geç gördüm. Yolda molda orada burada ünlülerle rastlaşma mesaim devam ediyor. :)