28.02.2009

Son of The Sun

Evet yağmurlu bir Cumartesi günü yapılabilecek en güzel şeylerden birini yaptım, oturdum yalnız başıma buz gibi evde Güneşin Oğlu'nu izledim.

Gerçekten çok güzel bir film, çok eğlendim izlerken.

Haluk Bilginer'in her filminin sonunda Özgü Namal'dan kendisini sevdiğini söylemesini (Bkz: Seni seviyorum de lean) ve söyledikten sonra da "Nyalan söylüyorsun!" demesi adet haline gelmeye başladı galiba. :) Ne yalan söyleyeyim çok hoşuma gitti "Polis" filminin sonundakine benzer bu sahneyi bu filmin de sonunda görmek.

Yapımda ve yayında emeği geçen herkese selamlar. Oyuncularun hepsi ayrı ayrı harika.
Not: Şu aşağıdaki şarkının Haluk Bilginer versiyonunu bulurum diyen varsa insaniyet namına bana bir haber etsin. Aha mailim orada. Yani oralarda bir yerde.

Karasev



Aslında Haluk Bilginer'in "Güneşin Oğlu" filminde söylediği versiyonunu arıyordum ama bulamadım.

Çok bir pek sevdiğim eskilerden şu güzel şarkıyı, rastgele elime geçmiş bir filmde duymak gerçekten çok hoşuma gitti.

Haluk Bilginer'e bir kere daha saygı. Zeki Müren'e de rahmet.

Nayır, nolamaz, insandan morinek olamaz.


İnsanların şu morinek olayını fazlasıyla abarttığı kanaatindeyim mirim. Evet yanlış duymadım morinek dedim. Yanlış duymadın diyecektim, duymadım dedim. Evet yanlış duymadın morinek dedim. Tıpkı, ferrarisini satan bilge gibi, secret saçmalığı gibi ve benzer yüzlercesi gibi. gibi gibi. bazı bazı. Bu yazı morinek kavramını alıp, insanlar üzerinde ya da kendi üzerlerinde uygulamaya çalışanlara adanmıştır.

Şurada ayrımı yapalım. PurpleCow kavramının ilk çıkışı ve canım yurdumuzdaki ilk kopyaları türevleri, (zaten pazarlama bilgimiz çevirilerden ve türevlerden ibaret, neyse) içinde gördüğümüz kadarıyla firmaların ürün ve hizmet farklılaşmasının morinek kavramıyla bağdaştırılması konusuna herhangi diyeceğim birşey yok. Çünkü firmalar evet doğru, ürün ve hizmet üretmede inek gibi olmalıdır. Ama malesef çevremde, "ben morineğim", "morinek olmalıyız", "ben morinek olacağım" gibisinden embesilce laflar duymaya başlayınca konunun vahametini bir gözler önüne sereyim dedim. Firmalar için ok, morinek olsun hepsi, ama yapmayın yahu insanlar morinek olamaz, olmamalı, nayır, nolamaz, nalan.

İnek yahu inek daha ne olsun. Moru da bir alı da bir. Tamamen küresel kapitalizmin çalışanları sömürme ekonomisi üzerine kurulu bir aldatmaca morinek kavramı. Madem sömürüyoruz neden daha kalifiye olmasınlar. Neden kendilerini farklı sanmasınlar, neden farklı olduklarını fark yarattıklarını zannedip daha çok çalışmasınlar, neden daha çok çalışmadıkça daha çok çalışmasınlar, neden daha çok çalış. Madıkça neden daha. Çok çalış. Masınlar.

Çok önceki yazılarımdan birinde de söylemiştim, söylememiştim yazmıştım. Yazar burada kendi yazısına gönderme yapıyor. Yuh yine kendine yazar dedi. Evet, güdülen hiç bir hayvan diğerlerinden farklı olamaz. Sadece fark yaratarak otlamaya devam eder.

Zaten mesela neden moraslan ya da morkaplan değil de morinek? Yahu sadece bunu bile sorgulamak yeterli sömürü düzeninin bir uydurmasını olduğunu anlamak için. Çünkü inek edilgen bir hayvandır. Otlar, büyür, süt verir, et verir, derisini THK'ye bağışlar, kellesi paçası bağırsakları işkembeciye gider, beyni, dili, böbreği dalağı sakatatçıya gider. Gider de gider. Görüldüğü gibi ekonomiye yoğun bir katkı sağlar, ama sonunda yokolur gider, zaten yokolması da istenir, çünkü yaşlandığı zaman sadece masraftır, işe yaramaz, sadece maliyetleri arttırır.

Sonra bir de çıkıp "morinek" "morinek" "anneee ben morinek oldum oleey", diye etrafta dolaşan tipler vardır. Neye hizmet ettiklerini bilmezler. Morinek olduklarını ya da olmaya çalıştıklarını düşünürler. Morinek kitapları alırlar okurlar yazarlarını zengin ederler. Ama yaptıklarıyla kendilerinin daha iyi sömürülmesi için çalıştıklarının farkına bile varmazlar. Bunun nededi de bir yere ait olma duygusu ve sürü psikolojisidir bence. Çünkü insanlar sosyal bir varlık olduklarına inanmışlar ve bu nedenle sürekli bir yerlere bir şeylere ait olmaları gerektiklerini düşünmüşlerdir. Ok, insan sosyal bir varlıktır, ancak bu onun başkaları tarafından sömürülmesini gerektirmez. Sosyallik yardımlaşma demektir. Ama tek taraflı yardımlaşma enayiliktir, morinekliktir.

Sonuç; insandan morinek olmaz.

Signalim signalsin signal

Günlük bak,

Hani bazı şarkılar vardır ya, böyle sadece bir kaç saniyesi için dinlersin. Şarkının diğer hiçbir notasının önemi yoktur senin için, ok, işte ben de şu şarkıyı 2:30'dan sonrası için dinliyorum.

Ne diyor kendiler bak;

"as time slips away
the cage will rust
life will go on
as you fall to dust."





























Ooooooooooof ve off sadece.

"Threat Signal"den geliyor. "Faceless" diyor.

Notumnotsunnot: Şimdi bakınız bu şarkımız heavymetalimsi olduğu için uyarı yapma gereği duydum, nedense, yani mesela "beksitriit boyz" falan dinleyip de, yahu ne sert çocuklar bunlar falan diyorsanız, ya da justin timbırleyk size ayakkabı markasını çağrıştırmıyorsa, ya da Metallica'nın en az bir parçasını ezbere bilmiyorsanız, bu şarkıyı büyük ihtimalle sevmeyeceksinizdir, uyarmadı demeyin, uyarılın.

27.02.2009

Analog saatin matrixle bağlantısı

Sevgili günlük, buz gibi odanın içinde lahanadan hallice kat be kat giyinmiş ve yüzyıllık elektrik sobasının quartz sarmallarından yayılan turuncu ısı ile ısınmaya çalışıyorum.

Ne var biliyor musun? Şu analog saat meselesi. Holde bir saatimiz vardı bizim, o da herhalde önceki milenyumdan falan kalma. Vardı diyorum, çünkü onu benim odama aldık. Hayır o kadar ağır değildi, toplu halde taşımadık, neden aldık denir ki böyle durumlarda o zaman, neyse.

O saate böyle bazen aniden baktığımda saniyenin bir saniye geri gittikten sonra tekrar ilerlemeye başladığını görürdüm. Bunun bir yanılsama olduğunu düşünsem de sürekli başıma gelmesi yüzünden kafamda soru işaretleri oluşmuyor da değildi hani. Sonra sonra belki eski bir saat olduğu için pil ömrü Hakk'ın rahmetine kavuşmaktadır bu yüzden bize böyle garip şakalar yapıyordur diye düşünmeye başlayıp bu olayları unutmuştum. Ta ki,

Holdeki saati odama alıp, oraya yeni bir saat koyana kadar.

Dündü sanırım ya da önceki gün tam olarak hatırlamıyorum, gelip geçerken baktığım saatte saniyenin bir saniye geri gidip tekrar ilerlemeye başladığını gördüğümde gerçekten şaşırıp kaldım. Bu olay sürekli başıma gelmeye başladı. Hadi matrix diyelim, ok sisteme yeni bir giriş falan yaptılar diyelim. Ama ben hayatıma giren çıkan da görmüyorum, olaylarda bir değişiklik de görmüyorum. Ne diyorum biliyor musun? Sanırım kafayı yiyorum.

Bu arada kendimi yazılım ve veritabanı uzmanlığı konusunda totally fully bir kariyere hazırlıyorum beyinsel olarak. Ama henüz maddi olarak hazırlayamadım. Toefl'da alıcam. Gitar da alıcam. Kariyer de yapıcam müzik de yapıcam. Kariyer patlaması yaşıyorum anne. Bana bir katarin. Bir de çay belki. başım ağrıyor.

Sonuç,
haftasonu geldi hoşgeldi,
bahçelere nar geldi,
nazlı yarim uzaya çıktı,
orası da ona dar geldi.

26.02.2009

Eller yukarı

Yahu yatamadım şu "Polis" filmi yüzünden.

Haluk Bilginer'e saygılarımızı sunar iken, Atv'ye de gecenin bir vakti uyguladığı reklam politikası yüzünden en akla gelmedik küfürleri gönderiyorum. Uyuyacam ulan, bitirin şu reklamları saat gecenin kaçı oldu.

IKEA taraflarında görmüş idim uzun zaman önce kendisini, amma velakin yanına gitmemiştim, keşke gitseymişim diyorum şimdi, işte buna pişmanlık diyoruz günlük. memnun oldum.

"Ama ben masumum Yılmaz, hiçbişey yapmadım."

25.02.2009

Aç dersen açarım

"Masaya oturduk bir de ne görelim. Resmen yıkıldım. Mumlar yanmıyordu. Acaba mumların yanması için elektriklerin kesilmesi mi lazım diye düşünmekten kendimi alamadım."

Ahahaha, o mumlar senin bütüne girsin.

Yahu şu "yemekteyiz" olayı akşam akşam sinirimi bozdu hem de gülümsetti garip insanlarımızın ilginç tepkilerine.

"Yani ben de bıçağı yanlış yere koydum ama en azından yönü düzgündü yani lütfen ama"

Haha, yok yok ezik "Yemekteyiz" esprileri yapmayacağım şimdi, zaten prime time 'da yeterince yapıldı muhtelif diziler tarafından.

Bugünkü olayımız, şu rüzgarlı havalarda açık şemsiye taşımak kadar iğrenç bir durumun daha olmaması. Bugün güzelim servisimizi beklerkene Büyükdere Caddesinin pencere altlarında, yurdum kadınlarının şemsiyelerle yaşadıkları problemlere bir kere daha şahit oldum. Bir de bu sene çizme modası mı var nedir? Kimi görsem bir çizme. Modayı asla takip etmeyen biri oalraktan neyse bu ayrı bir analiz konusu diyorum.

Yahu şıpr şıpır yağmur yağıyor, almışsın şemsiyeni eline güzel güzel yürüyorsun, birden arkandan esen rüzgar, zaten işportadan alınmış 3,5 liradan 4 şemsiyenin altını üstüne getiriveriyor. Getirse iyi, geri de götürmüyor, çünkü o uyduruk şemsiyenin telleri falan bir yamuluyor, bir kopuyor, asla ve kat'a eski haline dönmüyor. Şemsiye şemsiyelikten çıkıp, tecavüzden son anda kurtulmuş bir travestiye benziyor. İşte o anda yapılacak en iyi şey olarak insanın aklına, önüne gelen ilk elektrik direğine pata küte şemsiyeyle girişmek geliyor, ama tabi koskoca karizmanın yerle bir olmasını istemediğinden o yırtık rahibe bozması şemsiyeyle salakça yürümeye devam ediyorsun. İşte bu hayatın yağmurlu bir akşam vakti sana yaptığı en büyük cilveyle yüzyüze geliyorsun ama tanımazlıktan geliyorsun.

Bir de emin olun ki Nil Karaibrahimgil, Adriana Lima'dan daha güzel bence. Yani çıkartmışlar geçen gün "varmısın yokmusun sen ne ayaksın hemşerim" isimli yarışmaya Adriana Lima'yı. Ve yine geçen gün bir de Nil Karaibrahimgil'i çıkartmışlar. İkisini de aynı programda izleyince kıyaslama imkanı buldum bir Türk genci olarak, ve şunu söylemeliyim ki, az önce söyledim tekrar etmeyeceğim. Nil diyoruz. Adriana Türkiye'ye bir daha gelmesin.

Sevgili günlük, bu hayat hiç bize mavi hissetmiyor.
Aç diyoruz açıyor.
Genelde de büyük açıyor.

Şimdi gidiyorum, ama yarın döneceğim. Ve döndüğümde dönen siyah deri koltuğun üzerinden sana bakıp, "hey, hatırlıyor musun, hani o kapıdan kovduğun fakir ama gururlu bir Galapagos kaplumbağası vardı" diyeceğim, "işte o kaplumbaya tavşana yenildi. Çünkü artık masalları kimse dinlemiyor." diyerek de sosyal blog olmanın sorumluluğunu yerine getirip, mesaj kaygısına düşeceğim. Eee düşmez kalkmaz bir Allah.

Haydi, go.

24.02.2009

Serenity Serengeti Çözümlemesi

Seri katile bağlamama az kaldı, önüme çıkana 100 tekme modundayım günlük.

Böyle zamanlarda müzik insanın ruhunu dinlendirir mantığından hareketle kendime müzikal terapiler yapıyorum. Aslında o kadar da kötü değilim de, insanın da böyle depresyondayım, vay yan bakanı yakarım uleyn modları da pek havalı olduğundan kendimi zorla bu moda sokuyorum.

Aslında moda girmiş falan de değilim bakacak olursan. Uyumam lazım sadece.

Gördüğün gibi başından sonuna kadar tamamen tutarsız ne idüğü belirsiz bir yazı oluyor. Evet idük. İdük nedir yahu? Ne idüğü? Belirsiz.

Bir şey diyecektim onu da unuttum zaten.

Bu nedenden ötürüdür ki, bir şarkı ekleyerekten bu tamamen saçma ve amaçsız yazıyı bitiriyorum. Sırf yazılmış olmak için yazıldığı ilk paragrafından belli olan bu yazımı yarın erken kalkmak zorunda olan bendenize ithaf ediyorum. Ettim.

Sarkıyı da, Serengeti'deki Büyük Kedilerin Günlüğü'nün çekimlerini yapan o beyni sulanmış belgeselci abiye hediye ediyorum. Nereden geldi, çünkü şarkının adı "serenity", ilk dinlediğimde aklıma Serengeti gelmişti, oradan geldi.

Evet başı gibi sonu da tamamen gereksiz oldu.

Ahanda şarkı: "Godsmack - Serenity". Tepe tepe dinleyiniz.



























Online kavramı ve bende oluşturduğu hazin etki

Ya şimdi bazen böyle blog blog geziyorum. Hani zap yapar gibi. Az önce de öyleydim, çünkü yeğenlerim içerde kavga ediyorlardı, çığlıklar arasında bende oturup Canım Ailem'i izleyemediğim için, kalktım geldim sevgili bilgisayarımın başına oturdum. O blog senim bu blog benim gezerken bir blogda çok hoş yazılar gördüm, haha gülmekten kırıldım diyemem gülme eşiğim yüksek benim ama cidden güldüm yani. Ulan sonra bir baktım yandaki karmaşık sağ frame'de online sayacı, 5 Online yazıyor. Oha be kardeşim.

Ya var bende böyle anti-popüler içgüdü, zaman zaman depreşiyor, birileri bir şeyleri çok seviyorsa, otomatikmen bende ona kaşı bir soğuma başlıyor. 5 online'ı görünce, içimde birden hazin bir kırılma oldu. Küt diye çıktım kapattım blogu. Dur bakim bir daha gireyim.

Oha diyorum ya 8 olmuş, nedir bu kardeşim. Girmiycem bi daha.

23.02.2009

Reset i'm

Bazen bi kapatıp açmak lazım.

Şimdi mesela tam resete basacaksındır, ama kaydetmediğin dosyalar vardır, işte bu çok yaman bir ikilemdir, bir tarafta toparlanıp kendine gelecektir herşey, olaylar düzelecektir, diğer tarafta kaydetmediğin herşey sonsuza kadar yokolup gidecektir.

Kararlı bir sistem olarak doğrusal programlamaya uygun mantıksal bir çıkarım yaparsın ve sonra düşünmeden resete basarsın ki, herşey bi kendine gelsin dersin. Ama herşeyi ayrı yazman gerekir bunu da hatırla sonra. Şimdiye kadar yazdıklarını aceleciliğine veriyorum. Ama unutma ki acelegidenebecegedür.

O mavi ekranın çıkmasına ramak kala yaptığın bu hareket aslında tamamen bir sistem gereksinimidir, ki zaten sen de sistemin gereklerini yapan bir insansındır. Ki aslında olay dosya kurtarmaktan falan öte, sadece sistemi kurtarmaktır. Sistem uğruna pek çok dosya harcanabilir, ki çok da harcanmıştır, ve çok da harcanmaya devam edecektir. Çünkü sistem herşeydir. Bak gene bitişik yazdın, aslanım okumuyor musun yazdıklarını?

Sonra sadece dua edersin, "Can it be better than this please?"

Bada bap bap bauw.




























System Failure'dan sonra,
Fatal Error'dan önceyim.
Bittim biteceğim.
Sonra yeniden başlatacağım kendimi.
Umarım.

(Keane - Better Than This)

22.02.2009

Play


Wellcome back to bottom...
Take one last breath and dive...




























Play!

(Threat Signal - One Last Breath)

Korner

Evet günlükcüm, toparlanma sürecimizin bitmesini müteakip, iş yerinde ayrı bilgisayar ev yerinde ayrı bilgisayar sorunsallarıyla başbaşa kalmış durumdayım. Ellerim şizofreniğe bağladı. Resmen klavyede harf arıyorum ve bu da beni gerçekten çok ve çok üzüyortt.

Bakalım iki kere enter'a basmak bir paragraf edecek mi en üç korner bir penaltısından?

Bu blogger'ın da böyle bir problemi var mirim, paragraf yapmak için ikiyüzellimilyon takla atmak gerekiyor. İşte bu yüzden, sırf bu yüzden, bu gece hiç tanımadığım bir kadına gidip merhaba dedim. O da kafama kafama elindeki hain çantayla nazikçe gömçürttü. Hayır tabi ki yalan, hangi kadın kafama çantayla vurabilirmiş, bendimi çiğner aşarım.

Bakalım çok merak ediyorum bu iki enter'lar bir paragraf edecekler mi? Hiç umudum yok efendim. Hatta çok uykum var, gidip yatasım var. Sırf bu paragraf sorunu yüzünden ve uzun süredir kendisine yazmaktan ötürü terk edemediğim blogcuya da bir yandan yazsam mı diye düşünüyorum. Cümlelerin en düşüğünü ben kurdum, peki peki anladık. Ama şu an kendime onun cevabını veremeyeceğim, zira az önce de dediğim gibi çok uykum var mirim, gidip yatmalı.

Sabar görüşür müyüz dersin? müyüz? meyiz?

Voahowaa, enter'lar paragraf oldu anne. Öpüyorum seni.

Hatta sonra da oha diyorum, tamı tamına 1 ay olmuş en son buraya bir şeyler tıkırdayalı. Dayalı döşeli. Oldu canım iyice beyin fonksiyonlarım dursun diye bekliyorsun ben de iyice ebleh olayım. Allah insana ebleh şansı versin kardeşim.

Bak bu enterla paragraf olayı, yazıyı kaydettikten sonra editlerken patlak veriyor işte. Hey Allahım Yarabbim, gece gece sinir olasım geldi. Tüm yazıyı topyekün word'e kopyalamadan bu iş düzelmiyor mirim, aklım başımdan giderimasu.

Giderayak sana bir de şarkı hedaye edeyim. "Kek" söylüyor, "Kısa etek, uzun ceket" diyor. Saat 18:00 sularında Mecidiyeköy'de kaldırım topuklayan yurdumun kariyer sahibi kadınlarına geliyor. Geldi.





























Tanıdık gelebilir, bir ipucu verelim evet, çak. Evet bildiğin chuck.