30.11.2010
şayni
Oturmuş REM dinliyorum. Halbuse (halbuse mi?) hiç sevmem kendilerini, ama bu şarkılarını seviyorum, ya da belki eskiden kalan bi' alışkanlık bilmiyorum, önceleri de seviyor muydum acaba? Bilmiyorum ki. Neyse. Ola dabilir, olmaya dabilir.
Fizy'ksel çıkarım Vol:24
Hadi bak tam yatmadan kıyak sana:
http://fizy.com/#s/1sca1g [sağ tık yeni sekme]
[Silverchair - If You Keep Losing Sleep]
Ankete gel [Vol.4]
Kitlelerin merakla beklediği ve tamı tamına 3 kişinin -evet yanlış duymadınız 3- -hatta yazıyla da üç- kişinin katıldığı, gündemi yerinden sarsacak anketimiz nihayete erdi.
Wikileaks'ten sonra, haftanın en çok merak edilen sorusunun cevabını aradığımız anketimize gelen cevaplar da şöyle. Bakınız aşağıda. [Cevaplardan anlıyoruz ki bir deli ben değilim.]

İşte bu insanları bilinçlendirme aşkıyla yanıp tutuşan 3 arkadaşımıza, aşağıdaki parça armağan olsun. Tepe tepe dinlesinler.
Bakalım playlistimizin shuffle'ı sizlere nasıl bir şarkı getirecek?
Getirdi. Dıkş! [biz buna sağ tık yeni sekme diyoruz] :]
Paylaşımcı yanımdan incikler
Sana bu satırları yazarken sevgili günlük, bir yandan da hala ne olduğunu anlamadığım ıhlamur gibi adaçayı gibi garip bi'şey içiyorum. Çünkü neden, onu da bilmiyorum. Gecenin bir vakti olmuş, annem baktım elinde tepsiyle geldi, "için" dedi. Kayseri bilmemne dağının bilmemne otu muymuş neymiş. Ve olaydaki acayiplik burada kendini bir kat daha gösterdi, 7 sülalemizde Kayseri'li insan yok bizim Kayseri ne alaka şimdi?
İçinde resmen ot var lan bu çayın.
Neyse.
Bu da böyle biten bir gün oldu işte, paylaşayım dedim.
Paylaşımcı bir yanım var çünkü, bazen böyle bir paylaşımcı oluyorum bir paylaşımcı oluyorum inanamıyorum kendime, insanlara yardım etmek istiyorum falan.
Hatta bunun için kendime slogan bile buldum; "İnsanlara yardımcı da olmayacaksak neden insanız ki?" diye. Bababa, laflara gel, slogana gel.
28.11.2010
Seviyorum ansızın
Yine yeni yeniden tekrar...
Mütemadiyen dinlenmesi gereken şarkılar sıralamasına dün itibariyle birinci sıradan giren eşsiz eser... üçyüzellimilyon kez dinlendikten sonra tekrar bloglarımızda...
Ben çok sevdi.
[Luxus - Acayip Şeyler]
13. Geleneksel Fotoğraf Pazarı - Köhne
Sevgili Geleneksel Fotoğraf Pazarı Aktivitesi Müptelaları; bu hafta da sizlerle beraberiz.
Geçtiğimiz aylardan birinde [mesela ekim] [belki de eylül] [hatta belki ağustos] [belki de şurada mutlu bir bulut vardır]eski mahallemiz dolaylarına il içi yarı turistik yarı füturistik bir ziyaret düzenlemiştik. Eski mahallemiz dediğime inanmamış gibi bir halin var gibi sanki, ama inansan iyi edersin. Evet İstanbul ilk kurulmaya başlandığında bizimkiler buradaymış zaten, hatta onlar buradayken binaları üzerlerine yapmışlar. [cemyılmaz esprisi evet]
İşte bu ziyaretimiz sırasında bir yandan o sokaklarda dolaşıp bir yandan da -benim hatırlamadığım- bir nostaljinin içine sürüklenirken, o eskimiş sokaklarda cep telefonumla bazı bazı fotoğraflar çektim.
Bu haftaki konumuz: "Köhne"
Fotoğraflar da şöyle;

[tıklayınca büyümeli]

[bu da]
Fizy'ksel çıkarım Vol:23
Aslında çok da fazla söze gerek yok;
[sağtıkyenisekmedeaçdagör]Fink - All Cried Out
27.11.2010
Dolandırıcılıkta yeni trendler
Sevgili günlük, gün geçmiyor ki şu güzel yurdumun süpersonik zeki dolandırıcıları yeni bir dolandırıcılık türü icat edip milleti dolandırmasın.
Evet, dolandırıcı üretme ve yetiştirme konusunda dünyalarla yarışırız diye düşünüyorum, öyleyse varım. [Varım diyorrrr!]
Bu günkü, dolandırıcıları ve dolandırıcılık yöntemlerini incelediğimiz yazımızda sizlerle 2 önemli ve akıl dolu bir örneği paylaşmayı düşünüyorum.
Bunlardan birincisi: Kiralık ev sorunsalı.
Bu örnekte özellikle yaşlı insanlar seçiliyor. Kiralık bir ev bulunuyor. Bu evin de yaşlı bir komşusu oluyor ve olay şöyle gelişiyor.
İyi giyimli, arabası olan bir adam evin kapısını çalıyor ve doktor olduğunu söyleyerek kendini tanıtıyor. Sonra kiralık evle ilgilendiğini, eşinin de hemşire olduğunu, vıdı vıdı bıdı bıdı anlatıyor bi'şeyler. Tabi yaşlı insanımız da, "aa ne güzel, yanımıza doktor gelecek, romatizmalarım azınca giderim bi' kave içerim tedaviyi beleşe getiririm" diye bi' hevesleniyor bu arada.
Sonra bu arkadaş, evi tutmak istediğini ve kapora olarak da 500TL bırakmak istediğini söylüyor. Sonra cebinden düşük değerli bir yabancı para banknotu çıkartıp, "bu para yaklaşık 1000 TL ediyor, teyzeciğim [amcacığım] ancak yanımda nakit bu kadar var, bunu size bıraksam, sizde varsa üzerini bana verebilir misiniz?" gibi gibisinden, aptal bir şirinlikle yaşlı insana yavşıyor.
[Ne süper zeka değil mi? Takdir et takdir, akıl dolu insanımız.] Yaşlı insanımız da ileride gelecek olan doktor komşular hayaliyle basıyor liraları, basıyor liraları, bas bas liraları leylaya.
Sonrasını anladınız tabi, kimlik falan bırakıyor ama sahte tabi.
Bunlardan ikincisi: "Komşuluk öldü mü ayol?" sorunsalı.
Bu örnekte, apartman zilinde ismi ve soyismi yazan kişiler tercih ediliyor. Üst katlardan birine basılıyor. Kimsiniz? O bu şu falanca filanca. Hıım tamam, zort! Katlar çıkılıyor, ilgili kişinin kapısına gelince olay başlıyor. [Bunu diyalog olarak yapıcam zira çok sıkıldım.]
- Efenim ben şuradaki ıbırt-zıbırt marketten geliyorum, alt kattaki filanca teyze şu şu siparişleri vermişti, getirdim, ama evde yok şu an sanırım, şimdi bunları geri götürmeyeyim, size bıraksam olur mu?
- Aaa komşuluk öldü mü ayol, bırak tabi.
- XoXo Lira.
- Hıım, al bakalım evladım.
- Tamam teşekkürler.
- Fiş miş yok mu evlaadım?
- Aa arabada kaldı, ben bi' koşu getireyim.
Sonra vınatti kaçanzi tabi.
Bu ikinci durumda tabi gene elinize, bozuk yumurta, tarihi geçmiş süt, buruşuk kıvırcık salatalar gibi bir sürü ganimet de geçmiyor değil. Hadi hadi seni köftehor, kaptın malzemeleri gülersin tabi.
Gurur duy Türkiye! Böyle akıllı, böyle zeki, böyle çevik dolandırıcıların var işte. Hey gidi hey hey.
26.11.2010
Güle Güle Mecidiyeköy
Mecidiyeköy'deki son iş günümüzün son iş çıkışındayız. Bu keşmekeşten kurtuluyor olmanın ve artık sabahları daha çok uyuyacak olmanın verdiği ilginç bir heyecanla pıtı pıtı pıtı pıtı pıtı pıtı atıyor, atıyor kalbim. Dışarısı buz gibi değil, lapa lapa kar yok, yağmur çiseliyor.
Güle güle kalabalık kaldırımlar. Güle güle metalik bir nehir gibi akan Büyükdere Caddesi. Güle güle koşuşturan insanlar. -Lan çok dramatik bir yazı oluyor- Boyut değiştiriyoruz Skati! Zıbızıp!
İşte bunlardan kurtuluyor olduğum için, sabahları 1 saat daha fazladan uyuyabileceğim için, dostluk için, kardeşlik için; Yemişim len Mecidiyeköy'ü cohafedersin. Sevinçliyiz hepimiz haşasın okulumuz. Haşasın değil yaşasın. Bu netbook'un klavyesine alışamadım gitti be günlük.
Sıradan Bir Sazan ile Kebap Durakları
Sevgili günlük, dün akşam sevgili SıradanBirSazan ile, İstanbul'da Kebap Dünyasının nabzını tutmaya gittik. :] Şuradaki yazısında da bahsettiği üzere uzun uzun uzun zaman önce verdiğim sözü tutmanın vakti gelmişti. Unutmuştur diye sanıyordum, unutmamış, kıh kıh :]]
Adanalı Kebapçı Bedri Usta'nın mekanına gittik. Mecidiyeköy'de meşhurmuş. Valla ne yalan söyleyeyim ben genelde iş yerinin camından dışarısını izlediğim için mekanları falan çok bilmiyorum. İş yerinden çıkıp sokağa adımımı atmam da genelde servise binip uyumamla sonuçlanıyor. Böyle de otumsu bir insanım oleay. Yok lan o kadar da değil. :) Neyse, detaylara ve yemeklere girmiyorum, ama öncelikle bu çok çok eğlenceli akşam yemeği için kendisine çok çok teşekkür ediyorum. :]]
Bu arada Adanalı Kebapçı Bedri Usta için notumuz üç! Beş üzerinden. Çünkü bi'kere o kebapçı dediğin kavramın sıcak ortamı yok. Şöyle bir ocak başı olsa, şöyle bir mangal olayı olsa, fışır fışır sesler yayılsa, ama yok. Bu yüzden de notumuz üç. Sazan Kadıköy'de bi'yerden bahsetti, ama adını unuttum, bir de orayı bi' deneyeceğiz. Çiva mıydı? Sanırım Çira da olabilir. Ama Ç ile başlıyordu ona eminim.
Sonuç; Sazanları sevelim onları koruyalım :]]
24.11.2010
Beni kimse mimlemedi
Ben kendim yaptım. TeraziLastik'in şurada gördüğüm yazısına istinaden;
Günlerdir beklediğim geyik malzemesi çıkmış gibiydi, üstelikte uzun zamandır bi'şeyler yazmamış olmanın verdiği sıkıntı ve kafamın 1 olmasının [6 sıfır atılınca böyle oldu] da etkisiyle, yaz olm dedim kendi kendime, ama öyle gazlamalardan gaza gelmediğim için [gazlamalardan gaza gelmek] yazmadım.
Sonra gazlamanın etkisi geçince yazmaya karar verdim. Nedir: Çalışma yaşamı, ev, okul dışında ne tür uğraşlarımız var? 3 tane yazacağızdır.
O zaman yazıyorum; bu aralar sadece,
1- Servise biniyorum.
2- Yemek yiyorum
3- Uyuyorum.
Bunlardan en çok yemek yemeyi ve uyumayı seviyorum. Çoğunlukla servise bindiğimde de uyuduğum için dolaylı yollardan servisi de seviyorum. Uyurken yemek yiyebilsem uyumayı 2 kat daha faza severdim. Servise binip uyuduğumda yemek yiyebilseydim de 2x2x2 etti 8. O zaman da 8 kat daha çok severdim.
Ama olmasını istediğim şeyleri sıralayacak olursak,
1-Mesela spora başlıyorum, yüzmeli müzmeli koşmalı moşmalı, aletli maletli jimnastik, barfiksli marfiksli atlama beygiri falanlı filan.
2- Ah şu elenktronik gitarıma bir jak kablosu alanda, ben onla ne yahşi şeyler yapabilende. Alıcam, olacak.
3- Fotoğraf.
Gördüğün gibi aslında yapmak istediğim şeyler de yaptıklarımın teminatı gibi bi'şey. Elle tutulur gözle görülür bi'şey yok.
Bazen düşünüyorum ulan çok boş yaşıyoruz sanki hayatı diyorum, canım sıkılıyor. Hoop hemen konuyu değiştirip, Ezel'i izlemeye başlıyorum, Öyle bir geçer zaman ki' yi izlemeye başlıyorum, vah diyorum ulan ne hayatlar var bak diyorum, hep kendi kendime diyorum bunları biz gene iyiyiz diyorum, kendi kendime diyorum, biz diyorum, aa iyice kendime konuşuyorum, lan iyice manyağa bağladım.
Heyelan
Sevgili günlük seni 2 3 4 5 gündür ihmal ettiğimin farkındayım, ama ne sen bunun farkındasın ne de polis farkında ne de gülhane ne de ceviz.
Neyse, aslında diyeceklerimin -öncekiler gibi- çok da fazla bir önemi, anlamı, manası ve ehemmiyeti yok. Bildiğin bir iç döküş, bildiğin bir zaman öldürüş.
Taşınıyoruz. Evet yanlış duymadın. Mecidiyeköy'ün orta yerindeki lebiderya süit odalı çalışma yerimizi bırakıp plazaya geçiyoruz. Plaza insanı olacam lan ben, sevin sevin. Cam duvarlar arkasından bakacağım dünyaya, içerisi görünmeyen, vuu çok karizma değil mi? Değil. Gönlünce sakal uzatıp, deri mont-tshirt işe gidemedikten sonra...
Neyse, bugün aklıma bi'şey gelmişti, ama unuttum. Başım ağrıyor, yorgunum, dinlenemiyorum, resmen bok gibiyim.
Spora başladığımı söylememiştim sanıyorum, onu da söyleyeyim. Heykel gibi omuzlarım, baklava dilimli göbeğim olunca onların da resimlerini koyarım.
Şimdilik bu kadar...
Emin ol sana göre değil, uyarmadı deme.
Five Finger Death Punch - The Devil's Own
21.11.2010
Beni Mecidiyeköy'ümün yağmurlarında yıkasınlar
Sevgili günlük güzel bir Pazar sabahından merhaba, [öğlen oldu aslında]
Bayram tatili bu kadar uzun olanda, imdi ürek irtılur. Sıkıldım yahu, insan tatilden sıkılır mı, sıkılıyormuş demek ki.
Ana aile efradının yüklediği -ardinal- dolu program sayesinde bir anda günümde güller açtı. Biraz sonra evin çatısına çıkıp eve eklenen balkonun tavanının neden akıttığına dair bir araştırma yapacağım.
Şöyle ki: Bizim evin mutfağına sonradan ilave edilmiş bir balkonumsu var günlük. Kombiyi oraya taktırdık, ki mutfakta boş yere yer kaplamasın diye. Kapalı falan üstü başı. Ama her yağmur yağanda çatısından biraz içeriye su sızıyor ve bu tüm ailemizin içini sızlatıyor.
İşte bu yüzden, sırf bu yüzden, yeni bir isim verdim buna. Bugün çatıya çıkıp sızıntının nereden olacağını bulup sızıntıyı engellemekle mükellefim. Çok heyecanlıyım. Umarım çatıdan düşüp ölmem. Ölürsem de mezarıma gelme istemem. Beni de Mecidiyeköy'ümün yağmurlarında yıkasınlar vaziyetimdir. Pardon vasiyet.
X ile başlayan başlık koymamışım hiç, bu da ilk olsun
Sevgili günlük, şimdi bu "Yahşi Batı" filmisi var ya? Hah, o işte sana girsin. Ya tamam komik film falan güzel, hoş, da...
Hani demiştim ya, bugün sanat, sosyete ve cemiyet ve itfaiye teşkilatının katılacağı bir aile organizasyonu olacak diye. Oldu da. Tutarlıyım gördüğün gibi. Yedikmedik, sonra ailenin gençleri ve genç hissedenleri ve bir de benim büyük yeğen oturduk film izleyelim dedik. Açtık Yahşi Batı'yı izlemeye başladık.
Tamam abi, komik eğlenceli film ona bi' lafım yok. Süpersonik harika değil belki ama yeterli diyelim, uzatmayalım. Cem Yılmaz'la polemiğe girmek istemiyorum. Severim, nihayetinde komik bi' abimizdir.
Sinemada da gülmemiştim; şimdi bu Cem Yılmaz'ın atın altından avucunda kelebek çıkardığı sahne. Evet. Ulan tüm sinema yarıldı gülmekten, üst sıradaki teyze zıplaya zıplaya gülerken üstüme düştü falan, aldım teyzeyi geri yerine oturtacağım, o arada onun arkasındaki amcanın takma dişleri de uçup bu teyzenin oturacağı yere düşmüş, ben teyzeyi yerine oturttum, pat diye bir çığlık "Viyaak, biri beni dişledi!" hey Allah'ım ya, teyze kim niye dişlesin seni, amca oradan bağırır, "Pffffdişlerimi pıfı pıfı pıfıl pfılamıyorum" amcanın dişler de nasıl dişse yani, resmen kıtlamış teyzeyi, neyse, çıkarttık verdik sahibine, teyze mutlu amca bahtiyar, stabil bir şekilde izlemeye devam ettik. Sonra baktım baktım gülecek bi'şey bulamadım ben o sahnede. Öyle bi' Fransız hissettim kendimi anlatamam, kes köse falan oldum.
Bugün de öyle; izliyoruz, izledik izledik, ben tabi tedirgin bi' şekilde o sahnenin geleceği anı bekliyorum, izledik izledik, tabi o kadar izleyince malum sahne de geldi tabi, herkes yine bi' yarıldı, vuhaha, ohaha, yuhaha, ohara falan, biz benim yeğenle birbirimize bakakaldık. Ne iş yahu modundayız. Yeğencağızım "Ne gülüyor dayı bunlar?" gibisinden bana bakıyor, ben "ulan biskrem anladıysam" gibisinden bi'şeyler diyorum içimden... dışımdan demedim çünkü çocuk daha küçük, öyle şeyleri dayısından duymasın.
Kimseye de soramadım herkes "yuhara, ohaha" diye gülünce. "Lan bu yaşa gelmiş espriyi anlamıyor piyuu" gibisinden eziklenmelere maruz kalmamak için ufaktan "mihi mihi" diye güldüm. Yeğene de çaktırmadan "kehü kehü kekstra" dedirttim.
DipNotDediğinDipteOlur: Bu arada filmde Mehmet Turgut'un oynadığını da bugün fark ettim. Kızılkayalar kasabaya gelince fotoğrafını çeken adam oymuş. Yok adam oymamış, adam, oymuş yani.
Yazı çok alakasız bitti lan. Giriş yok, gelişme az, sonuç belirsiz.
Bunu bunu bunu bunu bunu ve bunu
Sonuçta şimdi sınırlı sayıda kaynak kullanılarak üretilen şeyler bir zaman gelir tükenir. Bu böyledir. Yani nasıldır? Misal; müzik. Nota sayısının sınırlı ve belli olması nedeniyle, bu notaları kullanarak üretilecek olan şarkı sayısının da aslında sınırlı olması gerekir. Gerekmez mi? Bence gerekir. Kombinasyon permütasyon binom karekök ve bilumum mantıklı hesaplama varyasyonlarını denediğimizde bence sonucun bir yerde tıkanıyor olması gerekir. Bence dünyanın en yetenekli matematikçileri bunun üzerinde güzel bir çalışma yapsalar çok iyi olur. Yarın bi'gün müzik bittiğinde, "Aaa Monera bunları dediydi" dersiniz. :]
Bu arada, şunları dinlemenizi öneririm...
1Bunu
2Bunu
3Bunu
4Bunu
5Bunu
ve
6Bunu
Bunları yeni sekmede açarsan senin için daha hayırlı olur. :]
"32 Leaves"den seçmeler.
20.11.2010
Fizy'ksel çıkarım Vol:22 ( #ozelcikarimlar : Metallicavari)
"Shadows Fall - Fury of the storm"
#özelçıkarımlar serisi (az önce uydurdum)
Cumartesi sabahı serzenişleri ya da veryansınları
Sevgili günlük, günaydın sana, bu güzel ve güneşli Cumartesi pazarlarının pardon sabahlarının bir anlamı olmalı, evet mesela kavurma.
Şimdi o değil de, sevgili winamp'ımın sevgili playlist'inin sevgili azizliği karşısında ne diyeceğimi bilemeyerekten sana şu aşağıda görmüş olduğun göbekten otomatik heavy metal -death olanından- müzik tarzının en nadide örneklerinden birisini katıştırmak istiyorum. Zaten heavy metal death olanda, tadından heç yenmeyende, sanırsın ki metalika. (Metalika böyle yazılmaz ama kime ne) Dayan dayan seviyorsan sonuna kadar dinleyeceksin.
[Chimaira - Nothing Remains]
Gelgelelim günün anlam ve önemine, sahi bugün günlerden ne? bakıyoruz, 20 Kasım 2010. Ve gördüğümüz kadarıyla aslında günün anlamı önemi falan yok.
Çayım da buz gibi oldu, sor niye, sual eyle ki neden, çünkü;
Şimdi günlük, telefon güzel bir iletişim aleti tamam, ama bunların kafaya takılanlarından yapılması özellikle ev kadınları için. Az önce ablamla annemin telefonda iletişebilmesi için -bak hemen anladın ablamın başka evde oturduğunu, ulan çok zekisin- durdum ben diyeyim 10 dakika, sen de 15 dakika, beyamca sen de 20 dakika der misin, derim tabiğ evlağdım, derim, 20 dakika, amcayı kutlayalım, fiyuuuu, asdfgh asdfggh havai fişek patlama sesi falan, amca? lan olm amcaya bi'şey oldu. Amcaa? Nefes almıyor. Son sözü 20 dakika oldu adamın, ne salak bi' ölüm. Adamın sebebi olduk. Neyse. Allah taksiratını affetsin.
Sonra, en son 20 dakika demiştik, 20 dakika boyunca telefonu annemin kulağına tutmak suretiyle askı vazifesi gördüm. Arada insanın kendi karakterinden çıkıp böyle farklı rollere bürünmesi gerçekten sosyal hayat açısından çok gebertici bi' durum.
Bu arada bakıyorum da hala şarkıya tıklamadın. Tıklar mısın lütfen. İnsan dinlesin diye koyuyoruz onları oraya.
Sonra, ama telefon tutmaya başlamadan önce tabi, o arada yani, çayımı almış, bilgisayarımın başına geçmiş en nadide şarkıları dinleyerek kulağımın paslarını sildiriyor, şarkılarla meşk eyliyordum, umarım adult bi'şey değildir lan bu. Çoluk çocuk okuyor bunları. He o da yine ayrı bir konu, lan çoluk çocuklar, işiniz gücünüz yok mu sizin, okumayın olm böyle şeyler. Gidin, Dost ve eski, Toy stoy, De monte Kristiyano Kontu falan okuyun, demonte halde o, alın ikea'dan montaj tornavidasını monte edin, sonra tabi benim telefon konuşmasına başlamadan önce aldığım çay buzz gibi oldu. (ağlamak istiyorum)
Sonra efenim "su yakmıyor bu" diyerek kapattığım telefon tekrar acı acı çalmaya başladı. Arayan ablamdı. -Dejavü- Büyük yeğenimin sorması gereken bi'şey varmış, önce doğan yeğenime büyük yeğen diyorum artık bunu dünya alem öğrendi, sonra doğan küçük, evet. Her ders dalındaki üstün çıkarsama yeteneğimi kullanarak sorunları birer birer aştım. Aferim bana.
Sonra geldim buzz gibi çayımı içmeye başladım. Halbuki git yenisini doldur değil mi, yook, buzlu çayın tadı da ayrı bi' güzel.
Sonra biz şimdi birazdan az sonra aralıksız biteviye mütemadiyen ve aniden sülalecek bir yemek organizasyonuna gideceğiz, aile bağlarının kuvvetlenmesi ve karnımızın doyması maksatlı yapılan bu organisazyona dünyanın önde gelen ülke liderlerinin, futbolcularının, sanat ve cemiyet hayatının ünlü isimlerinin de katılması bekleniyor.
Oldu.
Bu arada "ben yukarıdaki flash oynatıcıyı göremiyorum ulan!" diyenler, seksi fotoğrafları için tıklayınız. [sağtıkeyenisekmedeaçkinetolsun]
İlgiyle dinleyiniz
Sevgili günlük,
[Ünloco - Empty]
Tam yatmak üzereydim ki, playlistte denk gelen şu iki şarkı yüzünden yarım saat daha uğraşıp bunları dosya paylaşım klasörüme atıp, oradan linkini alıp, flash müzik oynatıcısını oluşturup, bir de bu gereksiz giriş yazısını yazmak zorunda kaldım.
Çünkü bu güzelliklerden insanlığı mahrum bırakmamak gerekliydi. Evet haklıydım. Ve dünya eminim bu defa bu fedakarlığımın hakkını verecekti.
İlgiyle dinleyiniz.
[Ünloco - Empty]
[Ünloco - Crushing]
Netameli ve sıkıntılı aslında; oturup sabaha kadar oturup sabaha kadar oturup sabaha kadar bi'şeyler yazsam mı diye oturup sabaha kadar oturup sabaha kadar bişeyler yazsam mı acaba diye oturup aslında sabaha kadar oturup bi'şeyler mi yazsam acaba diye oturup sabaha kadar düşüneceğime, sabaha kadar yatar uyurum daha iyi.
19.11.2010
İşte mutluluk budur
Sevgili günlük, şu an içimde o kadar tarif edemediğim bir sıkıntı var ki, ne sen sor ne ben söyleyeyim. Yağmur yağmadan evvel bir romatizmalının çektiği ağrılar olur ya, bildin mi, onlar gibi değil mesela, ya da hani aklına bi'şey gelmiştir, ama adını bi' türlü hatırlayamıyorsundur, hah işte onun gibi de değil, başka başka bi'şey.
Bu arada artık eve döndüm. Tipik masaüstü bilgisayarımın başıma geçip, tipik sandalyeme oturup, tipik sırayla önce vinamp'ı sonra gtalk'ı sonra msn'i sonra chrome'u açıp ekrana bönel bönel bakmaya ve vinamp'ın shuffle'ının bana layık gördüğü şarkıları dinlemeye başladım. [??? hayatımın kilometre taşları]
İşte mutluluk budur. Şimdilik bu kadar. Aslında bir çay falan içesim var.
18.11.2010
Welcome to the real world #çokironik

Welcome to Analog World
Sevgili günlük, bayram gezmemin bir bölümü, işte şu yukarıda gördüğün fotoğraftaki televizyonu dijital dünyaya döndürmeye çalışmakla geçti.
Önce uydudan sandığımız sorun televizyondan çıkınca aslında oldukça hayal kırıklığına uğramıştım. Çünkü çok dalga geçmiştim uydu risivır makinesiyle, "hah uydu bizi dijital dünyaya bu kadar sokabildi" diye. Kehü.
Neyse, aslında bir türlü dijital dünyaya girişini yapamadığımız bu televizyon abimizin arkasında bi' entegre mi varmış ne varmış, onu değiştirince dijital dünyaya girişi sağlanabilirmiş, falan feşmekan. Değiştirdik olacak. Ali Ağaoğlu geldi sonra, "buralar hep havuz olacaktı ne oldu olmadı mı?" dedi, 10.000 liraları topladı gitti.
Tamam, sadece ironik maksatlı yazılmış gereksiz bir yazı aslında, oldu, dağılabiliriz. :]
17.11.2010
Bir kurban daha geçti gibi
Sevgili günlük, sen bu satırları okuduğunda ben çok uzaklarda olacağım. Sana bir öneri, kaçabiliyorsan sen de kaç.
İnternete girebilmek için girdiğim [burada anlatım bozukluğu var] sahil kafesinin [yani sahildeki bir kafe demek bu] canlı müzik şeysinin bembet sesli solistinin kulak tırmalayıcı sesleri resmen ruhumu kabarttı. Ya da kararttı. Şu an tam olarak çıkaramıyorum. [Aha yine detone oldu]
"Geçmiyorr günleer, gidiyoruum, gidiyoruum?" Hangi şarkı lan bu? Böyle bi' şarkı mı var? Kotundan uydurduğunu düşünmeye başladım bu kadının şarkıları. Neyse.
Aile efradının beni terkedip gitmesinin üzerinden henüz 10 saat geçmişti ki, yarın eve dönecek olmanın verdiği ferahlamayla biraz olsun kendime gelebildim. Evet. Garsooun, kahve getir.
Obaa, erkek turist de varmış. Pardon yahu solistmiş bu da. Ama sanata ve sanatçıya biraz turist sanırım. Bu da bet çıktı. Şimdi düete geçtiler, betir betir betliyorlar. Oh ne güzel. Sanırım 350 yıl klasik müzik dinlesem kulaklarımdaki bu deformasyonu geçiremem.
Neyse, ne diyordum, dediğimde hep farkediyorum ki aslında hiç bi'şey demiyorum.
Oooh solist abla coştu, "gidiyoruum gidiyoruum" lan hâlâ aynı şarkı mı?
Neyse, ne diyordum? Hah! Bir Kurban Bayramı'nı daha kazasız belasız geçirmiş olmanın verdiği huzur ve mutlulukla doluyum. Peki, size bundan yıllar yıllar ve yıllar önce İstanbul'u birbirine katan kaçak boğa Naci'nin hikayesini anlatmış mıydım? Anlattın diyenler, len nası atıyorsunuz yaa, anlatmadım olm öyle şeyler.
Bir kere daha şahit oluyoruz ki, netbook'ta iken bi'şeyler yazmaya çalışmakla, masa üstü bilgisayarımın klavyesiyle bişeyler yazmaya çalışmak arasında dağlar kadar fark var. O yüzden "Ceza" tüm klavye severler için söylüyor. "Fark varr".
Çok garipsiyorum bazen bu durumu. Kalbuki, ["Kaldı ki" ile "Halbuki"nin birleşimi bu kelime, ben uydurdum, az önce. yıhıyıhı ve mihimihi. TDK benimle gurur duymalı bence.]
Oooh, erkek solist sazı aldı eline istediği gibi öttürmeye başladı. Lan sus be olm. Millet gözünün içine bakıyor ne zaman bitirecek de gidecek de biz de kafamızı da dinleyebileceğiz de öyle de böyle de şöyle.
Ahaha şarkı bitti, kimse alkışl
amadı. Lan olm badi, olm işaret bunlar, hadi toparlanın yavaştan.
Ben de toparlanayım yavaştan. Hatta toparlandım. Hadi gideyim ben. Hatta gidiyorum galiba. Hatta hesabı bekliyorum. Aa hatta gelmiyor hesap. Lan koşsam kimse yakalayamaz ha, adisyon da garsona girer. Koşayım mı lan. Koş olm Naci koş!
Aha bu da kedi. Az önce yanıma geldi.
[Buraya fotoğraf gelecek.] Yarın falan gelir.
Geldi:

16.11.2010
Vay Arkadaş!

Sevgili günlük, bugün "Vaay Arkadaş" filmine gittim. NY Times'ın yarınki "Sinema" ekinde çıkacak olan yorumumu şimdiden sizlerle paylaşmak istiyorum. :]
"Vay Arkadaş, yeteri kadar eğlenceli ve yeteri kadar iyi kurgulanmış bir film. Fazla değil, yeteri kadar. Vay arkadaş ya!"
Manik, Tik ve Dildo lakaplarını almış üç arkadaşın, bir sebepten dolayı (bunu özellikle yazmıyorum) ihtiyaç duydukları parayı bulmak için çabalarken başlarından geçen olayları konu alan eğlenceli bir film.
Filme arkadaşlarıyla gidecek olanlar için şöyle bir önerim var, genelde geyik potansiyeli yüksek olan insanlar olduğumuz için biz filme gitmeden önce karakterlerin lakaplarını aramızda paylaştık. Tam olarak karşılamasa da bazı özelliklerimizden dolayı birbirimize en uygun olabilecek lakabı seçip "tamam" dedik "bu filmde sen busun."
Ahahahi, böyle yapınca, film daha bir eğlenceli geldi. Tavsiye ederim. Çünkü artık filmi izlerken sadece o karakteri değil, aslında yıllardır tanıdığınız arkadaşınızı da izliyor gibi gibi oluyor ve bu da bir kat daha fazla eğlenmenize sebep oluyordu. (cümle biraz düşük olmuş olabilir, aldırma. kehükehükekstra)
Tabi ki filmin konusunu detaylı olarak anlatacak değilim, ama çok kral bir kıyak yapıp film müziğini kendi kişisel kısıtlı imkanlarımlan empeüç yaptım, korsan morsan artık idare edelim.
"Multitap" söylüyor, "Vay Arkadaş!" diyor.
Tabi ki korsana hayır! :]
çokacayipdipnot: Vuruldum lan ben!
15.11.2010
12. Geleneksel Fotoğraf Pazarı - Tasarruf Et
Sevgili fotoğraf severler, bu haftanın Geleneksel Fotoğraf Pazarı etkinliğinde, arşivlerimi kurcalayıp kurcalayıp kurcalayıp çıkardığım iki fotoğrafı paylaşmaya karar verdim.
Bildiğiniz gibi geçtiğimiz Nisan ayında bir Singapur gezimiz olmuş, çok acayip şeyler görmüş ve bunları uzun uzun blogda paylaşmıştım. (Aslında çok da uzun uzun paylaşmamıştım, çünkü geldiğimde acayip bir iş yoğunluğu ile karşılaşmış ve yıldır yıldır yılmıştım. Neyse.)
Bu haftamızın konusunu "Tasarruf Et" olarak belirledim. Çünkü buna uygun çok acayip iki tane fotoğrafım vardı. Hatta onlar da aşağıda. Buyurunuz bakınız.

[tıklarsak büyüyebilir, büyümezse ben karışmam, çünkü yüklerken bayağı bir karışıklık oldu]
Tasarruf konulu fotoğrafımızda, diyor ki; "çok ekoloji dostu bi sistem geliştirdik, siz şimdi buraya işedikten sonra su falan akmıyor hiç, susuz sabunsuz biz bunları arıtıyoruz diyor", yani n'oluyor, su tasarrufu oluyor.

[bu da büyümeyebilir]
Et konulu fotoğrafımız da, insanlığın ne aşamalara geldiğini gösteriyor. Burada yaklaşık 5 liraya timsah eti alınabiliyor. Kuyruk eti falan. Burası Carrefour/Singapur.
:]
Fizy'ksel çıkarım Vol:20 ve Last.fm göçertmesi
Sonunda olan oldu sevgili günlük, onca yıldır bilgisayar kullanıcısıyım bir windows çökertmedim, ama çökertmeden çıktım da geldim Halil'im gibi koskoca Last.fm'i çökerttim, aferim bana.

Şimdi nerede o nadide skroplamaların? Nerede? Skroplamadan gidiyorsun, bana veda ediyorsun. Lan durup dururken ne oldu da çöktün? Hem de nasıl ve de niye?
Görsel koyalım, görsele gel görsele.

İşte çökmüş bir lasf.fm görüyoruz. Bakın nasıl da çökmüş. Bitkin ve huzursuz. Belki de biraz kızgın, hatta biraz hırçın. Ama ne olursa olsun vakur ve gururlu. Yani bildiğin idiyot.
Sonra efenim, iki günlük haftasonu tatilinin ardından yarın yarım gün için de olsa işe gidecek olmanın vermiş olduğu tatlı bekleyiş fonda çalan şarkının mental gıdıklamasıyla artık dayanılmaz bir hal alıyordu. Fonda çalan şarkı için buraya tıklayabilirsiniz. Ya da buraya. Ya da buraya. Ve hatta buraya. [nasılsa hepsi aynı yere çıkıyor.]
Bu yüzden de bu hususu fazla düşünmemeye karar verdim. Ne de olsa kimsenin hiçbir zaman daha iyi bir önerisi olmamıştı.
Sonra da şu şarkı başladı ki, bu şarkıyı özellikle de son bir dakikasını çok sevdiğimi belirtmeden geçemeyeceğimdir. Neyse bu kadar fizy'ksel çıkarım bence yeterli bu akşamlık.
Ya saçma saçma konu dağılıyor, toparlayamıyorum, o yüzden uzatmıyorum. Yarın iş var. Aa ben yarın sinemaya gideceğim. Yani umarım.
14.11.2010
Ürünlerimiz %100 Çin malı olup kesinlikle orijinal değildir.
Sevgili günlük, gecenin saat 3küsurunda kendimin olmayan bir yatağa yatmadan önce yazıyorum sana bu satırları. Dur lan heyecanlanma ablamdayım.
Bugünkü -aslında olmasa da olur diyebileceğimiz- bu yazıda, yurdumuz üzerindeki Çin istilası ve üzerimizdeki Çin işkencesinden bahsetmeyi planlıyorum. Ama gözlerimden uyku akariken (yakaraki makaraki) buna ne kadar devam edebilirim bilemiyorum.
Neyse konumuza dönelim, 1950'li yıllarda başlayan sanayi devrimi ile Avrupa tam bir imalathane olmaya başlamıştı ve diğer dünya ülkelerini ürettiklerini satacakları dev pazarlar olarak görmekteydiler. Kalite kavramıyla birlikte artan rekabet nedeniyle üretilen mallar gitgide daha kaliteli olmaya başlıyordu. Ve n'oluyordu? Ne olacak, tabi ki bozulmuyordu.
Ve bozulmayan ürünler üretmeye başlayan Avrupa aslında bir yandan da kendi şöküşünü hazırlamakta olduğunun farkında değildi. Ayrıca şöküş diye bi'şey yoktu. Onun adı çöküştü.
Ama bunu farketmesi uzun sürmedi. Mesela Grungid. Misal bir akrabamız hala evinde dedesinin dedesinin aldığı Grundig marka televizyonu kullanıyor, daha bir kere servise gitmiş değil meret, bozulmuyor inatilen. Gibi gibi durumlarla karşılaşınca tabi, firmalara n'oldu? Kâr mâr kalmadı tabi. Bozulmadı bozulmadı servis gelirleri yedek parça gelirleri azaldı, çat Grundig battı mesela. (Şu an tamamen atıyorum. Hatta şu üstte yazılanları direkt attım, aman tut düşürme.)
Bunun üzerine Avrupalı üst düzey üreticiler, Brezilya'nın Rio De Jenerio kentinde yaptıkları bir toplantıda, (Karnava denk getirmişler artisler) bu üretim maliyetleri ile başa çıkamadıklarını ve ucuz üretim yapılan yerlere doğru kaymak gerektiğini, bu minvalde de (lan ben minval mi dedim?) önce Türkiye'ye kaymak istemişler, Ama Türkiye'de kar yağışları henüz başlamadığından Çin'e kaymışlar. (Bu cümle çok düşük olmuş idare edelim.)
Çin'de tabi zibilyon tane insan var, ucuz ucuz ağır şartlarda çalıştırmışlar bunları, e tabi bunlar da insan sonuçta, o kadar çalışınca kalite malite hak getire. Üretip üretip yaymışlar. Üretip üretip yaymışlar.
Nereden nereye geldik konu çok saçıldı, sonra da tabi ucuz ürün konusunda çok süpersonik beklentileri olan yurdum insanı da 2 kuruş ucuz olsun Çin'den olsun diyerek yumulmuş mallara. Ondan sonra vay ben duymadım vay ben görmedim. Lan armut armut gidip Çin mallarına koşacağınıza yerli malı yurdun malı her vatandaş kol gibi vergiler ödeyerek yerli malı kullanmalı mottosunu düstur edinseniz n'olurdu?
Ürünlerimiz %100 Çin malı olup, kesinlikle orijinal değildir.
Bu arada ben dün değil önceki gün değil önceki gün değil önceki gün, Renato Balestra saat aldım söylemiş miydim? Söylemiştim, bugün baktım, İtalyan modacı falan diye ortaya attırdıkları gayimtrak bi' tip. Ünlü falan da değil fazla. Donatlet. Ama saat şık lan gelince bi' fotoğrafını koyarım. Ama daha bana gelmez. Bayramdan sonra gelecekmiş. Tabi ki Çin malı olmasını bekliyorum. Kıhı kıhı gık. :]
Bu yazımızdan çıkaracağımız ana fikir şu değildir: Bahçelerde maydanoz gel bize bazı bazı.
13.11.2010
Spam Algısı ve Engellyrics
Yaşantımızın her alanında karşılaştığımız bir kaçınılmaz; Spam Algısı.
İstiğimiz dışında sürekli bir şeyler öneriliyor, sürekli bir şeylere maruz kalıyoruz. Metro beklerken, kırmızı bir bankanın reklam panosundaki çocuk bana bağırıyor, "sizin için". Pardon ama benim için olan ne? diye soracağım bir muhatap yok, atıp kaçıyor. İki katlı otobüslerden birinin yan yüzüne -sanırım bir motor yağı firması- koltuklarda oturanları tam önüne gelecek şekilde direksiyon yerleştiriyor, ve siz oturduğunuzda dışarıdan görenler için siz bir artık reklam yüzüsünüz, bu ne yüzsüzlük. [Dava edebilir miyim?] Taksim meydanının orta yerinde koskocaman bir tırın üzerinde ücretsiz çay dağıtılıyor, gelin oturun, buyurun, için, üst katımız da var, havadar, ve her yerden görülebilir. Neden? İnsanlara ne benim ne çayı içtiğimden?
Gibi gibi şeyler düşündüm az önce.
Tarihe not düşülsün; Blogda sosyal çıkarsama yapıldı.
Şarkı da eklemek istiyorum, ama fizy bakımdaymış. Sonra baktık ki bakımı bitmiş. Dıkş.
Ayrıca, bi'şey daha var... dı, unuttum.
Hah hatırladım! Lan seslisozluk de engellenmiş. Hay gözünü sevdiğim engelli yurdum. Ne güzel engelliyoruz her şeyi, yürü be.
Bu arada, sevgili mahkemelere başvurup site kapattıranlar, her kimseniz?; Fizy'yi de engelletsenize? Ne farkı var Grooveshark'tan? Cânım siteyi küt diye engellettiniz de, Fizy'yi neden engelletemiyorsunuz? İlle komplo teorileri mi üretelim. Acaba neden? Alo, cevap verin lan?
12.11.2010
Zom!
Sanki bir zombiyi otomatik pilota bağlamış gibi...
Godsmack - Faceless
Bu arada "Walking Dead" ilginç bir dizi, yarım zombiler falan var. Evet evet bildiğin yarım. Bir bölü iki yani. Ya da sıfır nokta beş.
Sıfırnoktabeş ayrıca bir uçlu kalem ucudur. Çabuk kırılır falan. Kullanmayı bilmezsen.
...hissediyorum bu aralar. Aynı saatte kalk, aynı yere git, aynı saatte evden çık, aynı servise bin, aynı yere otur, aynı yerde uyu, aynı yerde uyan, aynı yerde in, aynı asansöre bin, aynı kata çık, aynı yere otur, aynı saatte çık (Mesai'ler kabilesi tarafından rehin tutulmadıkça), aynı yere dön...
Yine son zamanlarda hayatımdaki en büyük heyecan arada bir giydiğim renkli baksır. Baksır da öyle yazılmaz zaten, düşün yani o derece rutinim günlük. Çok subrutinim günlük. Ve bu beni inanılmaz sonsuz döngülere sokuyor günlük. Yoruluyorum. Yoruldum. Yorgunum. Yorgunsun. Yorgun. Yorgan. Aa sahi yorgan demişken ben yatayım. Ama çok yatay kalmayacağım.
Godsmack - Faceless
9.11.2010
56K 146
Teknolojinin hızla gelişmesiyle tüm sınırları ortadan kaldıran ve daha da globalleşen dünya, bu sözüm sana; "Benim çok uykum var."
Ama yatmadan her akşam olduğu gibi bu akşam da sana bir şeyler yazmadan edemeyeceğim. Sanırım sana bağlanıyorum. -derken gözüm hemen monitörün yanındaki perdenin üzerine zıplayan örümceğe takıldı- neyse, o anda bunu yazınca da aklımda olanları bir bir unutuverdim.
Sonra ondan sonra onbirden sonra onikiden sonra onüç.
Sana bugün sosyal medya düzeninin hayatımıza getirdiği yenilikçi yaklaşım, sosyal ağ düzenine ayak uyduramayanların yaşadığı sosyal deprem ve bireyin kişisel yabancılaşması, ortama abuklaşma ve olanlara subuklanma gibi konulardan bahsetmeyi planlıyordum, fekat sadece bunları yazınca bile sıkıldımç. Evet sıkıldımç.
Oluyor böyle bazen, hep klavyenin azizliği. .'ya basmak isterken elim ç'ye kayıyor, tabi ç'ye kayınca n'oluyor . yerine ç'ye basıyorum. Tabi o zaman da . yerine ç yazıyorumç. Ama sonra .'ya ayıp oldu şimdi deyip sonuna bir de . koyuyorum, ama ç'yi de silemiyorum, kıyamıyorum. Pardon ama günlük sence ben manyak mıyım?
Sanırım sana bağlanıyorum da laf mı, sanırım sana bağlandım. Hatta sanırım sana bağlandım da laf mı, Sanırım sana bağlıyım. Hatta sanırım sana bağlıyım da laf mı, sanırım... modem mi o? Evet modem. Sanırım sana modem üzerinden bağlandım.
Eskiden ne güzel çevirmeli bağlantı vardı, bağlanamazdık. 56K. 146.
Bu arada şöyle bir baktım da televizyon kanallarına, -hatta şu anda da var- herkes sosyal medya uzmanı olmuş **! (burada bir fiil var ama ayıp olabileceğini düşündüğüm ve sosyal sorumlu bir blog olma yolunda emin adımlarla yürüdüğüm için yazmıyorum ama anladınız siz onu, 13 yaşından küçükler, alo, siz bi'şey anladınız mı lan? anlamayın, hem pardon ama bu saatte burada ne işiniz var? * [burada da küfürlü bir fiil var ama anlamasınlar diye yazmıyorum] gidip yatsanıza, yarın okulunuz mokulunuz yok mu?)
Yarın da "#hashtag'ler ve hayatımızdaki yerleri" konusunda çok detaylı genellemeler yapmayı planlıyorum, ama büyük ihtimalle yapmayacağım.
Oldu o zaman. Güya çok uykum vardı.
8.11.2010
Mim'e gel mim'e
Akşam akşam KitapdelisiGizem'in mimlemesiyle mimlenip kendime geldim. Baktığımda mim konusu benim çok uzak olduğum diyarlardan 'bir kitaplıktan' bahsetmekteydi. Kitaplığa gidip bir kitap seçmem gerekiyordu. Uzun zamandır uğramadığım için önce kitaplığı aramam gerekti. Şatomuzun mahzen bölümüne 1990 yılından beri gitmemiştim 'buzdolabı alma yıllarımız o zamana tekabül eder', çocukluğumdan hatırladığım kadarıyla ortaokul ödevlerimi yapmak için kullandığım Meydan Larousse'ları orada sakladığımızı biliyordum, bu nedenle kitaplığımızın da orada olacağını düşünüp yürümeye başladım. Devasa büyüklükteki sarnıcımızın içinden geçerken cidden ürperdiğimi söylemeliyim, özellikle Bizans'tan kalma bakır kaplar beni bir anda tarihin o tozlu sayfalarına doğru itikledi, pardon itekledi. Ama iteklenmedim, dosdoğru kitaplık olduğunu düşündüğüm odaya doğru ilerlememe devam ettim.
Kitaplık olduğunu düşündüğüm odanın kapısına geldiğimde, bir anda o ortaokul yıllarıma girdim çıktım. Hey gidi hey ne günlerdi. Kapıyı yavaşça aralayıp önce içerisini kolaçan ettikten sonra, ayakkabımın üzerinde oturmakta olan küçük fareyi tek bir hamleyle zıplatıp yarım voleyle kitaplığın diğer ucuna şutladım.
Bu arada mim'in bazı kuralları olduğunu ve bunları tamamen unutacağımı düşündüğüm için bir kağıda yazmıştım, okumaya başladım;
Kitaplığın karşısına geçip, durdum. Gözlerimi kapadım. Derin bir nefes aldım... Ve o anda 20 yılın birikmiş bütün tozu toprağı ne varsa akciğerlerime doluştu. Öksür öksür bir hal oldum. Öksürmekten kafam bulandı. Gözlerim karardı. Bu arada az önce kitaplığın diğer ucuna şutladığım fare de tekrar gelmiş ayağımın dibinde dolanmaktaydı. Bu sefer de, 'duran toplara vurmaktaki yeteneğimi kullanıp' hafif falsolu plase bir vuruşla, yan duvardaki ufak vasistastan şatomuzun yanındaki sakin sakin akan nehre gönderdim. Umarım artık gelmez.
Aldığım nefes yüzünden kafam bi'milyon olmuş halde gözlerimi kapayıp elimi kitapların üzerinde gezdirmeye başladım, o eski, yıpranmış, toz toprak içindeki kitapların arasında parmakalrımın arasına dolan tüylü şeyin ne olduğunu anlayamıyordum, çünkü gözlerimi kapamıştım, "lan ben n'apıyorum?" diyerek şiddetle gözlerimi açtım, baktım ki kedi. Aaa 20 yıl önce kaybettiğimiz kedimiz Tırmık'tı bu! Yavrum benim, kitaplıkta fareleri yiyerek beslenmiş ve hayatta kalmıştı. Çok sevinmiş ama bir o kadar da korkmuştum aslında. Çünkü çok kötü kötü bakıyordu bana. "Kkssss" diyebir ses çıkartacak oldu, hoop onu da vasistastan yolladım dışarı.
Sonra bu kadar maceradan yorulmuş olmalıyım ki elime gelen ilk kitabı alıp hemen kendimi kitap odasından dışarı attım. Kapıyı da kilitledim. Ve odama gelip mimin devamını uygulamaya başladım.
Evet, kitap elimdeydi, aldığım zamanı, ve ilk okuduğumda neler düşündüğümü hatırlamam gerekiyordu. Hatırladım da; "Bu ne ya" diye düşünmüştüm. "Ne işe yarayacak şimdi bu?" demiştim kendi kendime.
Ve şimdi de sayfalarında hızlıca dolanmalıydım ki, kokuları burnuma gelsin. Ama dolandığımda burnuma gelen tek koku, az önce vasistastan nehre fırlattığım asil kedimiz Tırmık'ın 20 yıllık yaşanmışlığının kokusuydu. Bunun üzerine kitabı da odamdaki vasistastan fırlatmamak için kendimi zor tuttum. (Bu arada evde ne kadar çok vasistas varmış, onu farkettim.)
55. sayfayı bulup tekrar tekrar tekrar tekrar ve tekrar okudum. Hiç bi'şey anlamadım. Şimdi de buraya yazıyorum;
3.40. Anayol Bitimi:Bu levhadan itibaren anayol özelliğinin sona erdiğini bildirir.3.41. JandarmaKarayolu kenarında jandarma karakolunun bulunduğunu bildirir, Bu levhaya her iki yönden 15 metre mesafe içinde park yapmak yasaktır.3.42. PolisKarayolunun kenarında polis karakolunun bulunduğunu bildirir. Bu levhanın altında bir panel levha ile yön oku ile mesafe belirtilir.3.43. Yangın TehlikesiYanan sigara, kibrit gibi maddelerin araçtan dışarı atılmasının yangına neden olabileceğini bildirir.3.44. Radyobulunduğunuz yerdeki radyo istasyonlarını bildirir.
Hatta mim'i bir kademe daha arttırıp, fotoğrafını da koyuyorum :]

Mim gönderme konusunda ne kadar başarısız olduğum sanırım artık bilinmekte.
Bu nedenle bu mim'i kendine yakın hisseden, "İşte benim mim'im" diyerek çılgınlar gibi sevinen arkadaşlarımızdan 3 şanslı arkadaşımız, sanki onları mimlemişim gibi istedikleri gibi atıp tutabilirler. Ben görevimi yapmış olayım. :]]
überdipnot: Kitabın adını yazmayı unutmuşum;
Sürücü Eğitimi Kurs Kitabı (Geniş anlatımlı) Yeni - 480 Sayfa 1242 Soru. 48. Baskı
:]
7.11.2010
Sonra eve geldim...
Bahçe kapısı zaten açıktı. İçeri girip kapıyı kapatmak maksadıyla ittim. Tam üzerindeki mandalı aşağıya indirecektim ki o da ne?! Ne görsem beğenirsin? Tam mandalın ineceği yerde küçük bir salyangoz mutlu mutlu salınmaktaydı. Bir kaç kare fotoğrafını çektikten sonra salyangozu alıp kapının yanındaki beton babanın üzerine bıraktım. Evet artık daha iyi bir insandım.
11. Geleneksel Fotoğraf Pazarı - Simultane
Sevgili Geleneksel Fotoğraf Pazarı fanatikleri, evet sağda solda duyuyorum, geçenlerde "Monera'nın Geleneksel Fotoğraf Pazarı'nın Hastasıyız" yürüyüşüne katılan İstanbullu milyonlar Bağdat Caddesi'ndeki trafiği alt üst etmiş. Lütfen sevgimizi gösterirken diğer insanların bundan rahatsız olmamasına özen gösterelim. Türkiye sizinle gurur duyuyor.
Gelelim bu haftanın fotoğraf konusuna; Bu hafta bir farklılık yapıp çok simultane fotoğraflar çektiğim için (mesela cep telefonumla) bu haftanın konusunu "Simultane" olarak belirledim. Aslında "2 Megapiksel" olarak da belirleyebilirdim, ama belirlemedim, sonuçta 1,3 Megapiksel de var. Hatta VGA kameralılar da var ama çok kötü oluyor onlar, neyse.
Fotoğraflar da aşağıdadır. Evime gidiyorumdur bu yollardan. Saat de 00:küsur'dur.

Tıklarsak büyüyebilir.

Bu da.
İstiyordum ki dediğime bakma sadece kafam karışık
Sevgili günlük bana volume(?) yapma, buna yap.
Fon müziğimiz de hazırsa bence yazıya başlayabilirim. Evet.
Şimdi şöyle ki, İstanbul'da yüzyılın sisi gelmiş oturmuş, siz hâlâ rererö. (Ahahah neler diyorum lan ben.) Sevgili günlük, çok sis var öyle böyle değil, bu akşam Taksim'den dönerken öyle bir sis vardı öyle bir sis vardı ki, Taksim'i göremiyordum, o derece, o yüzden de Taksim yerine tee Şişli'ye gitmişim. Şişli'ye gidince farkettim aslında orasının Taksim olmadığını, hani Amerika'yı bulup da Aslında oraları Hint Adaları sanan Amerigo Vespucci gibi zannettim kendimi, ki aslında tam olarak neyi bulmuştu da neyi neresi sanmıştı onu da çok bilmiyorum ve her Amerigo Vespucci dediğimde de aslında Vespa üreticisi olsa daha anlamlı olurmuş diye hayıflanıyorum. Sonra bakıyorum, zaten tipinde de meymenet yokmuş diyorum, bulsa bulsa fırına ekmek almaya giderken sağ kaldırımda cüzdan bulur bu ezik diyorum. Hatta eve dönerken yolu bulamaz kaybolur bu silik diyorum. Oha ya bu arada ne kadar çok konuşuyorum.
Ne diyordum? Bi'şeyler diyordum ben?
Hah! Sistiyordum, sis diyordum sis, pardon, sistemiyordum, ayrıca istiyordum ki Dünya barışı olsun, istiyordum ki Dünya daha eğlenceli bir yer olsun, istiyordum ki pardon ya sis diyordum sis, kafam karıştı, İstanbul'da acayip derecede yoğun bir sis var birkaç gündür diyordum. Heh oldu.
Bu "akşamdan sonra geceye doğru ilerleyen saatlerden birinde" dolmuşla köprüden geçerken aaa! bir de baktım ki hiçbi'şey görünmüyor etrafrtrafarfara (ahaha yazamadım yahu) etrafta. Ne Asya ne de Avrupa, ne gökyüzü ne de deniz, hepsibirden sanki bir bulut tarafından yutulmuş da, bulutların içindeymişik yeşilmişik neymişik gibi gibiyiz gibiyiz gibi gibiyiz gibi gibiyiz gibiyiz.
Evet, bu amaçsız ve bir o kadar da saçmalıklarla dolu yazımızı bu ana kadar okumuş olan sen, bu şarkı sana geliyor. Ama çok yüksek sesle dinleyeceğine söz ver.
The Fray - Say When
6.11.2010
Sanırım
sanırım düşüncelerim döngüye girdi diye düşünüyorum bu müzik yüzünden evet evet öyle olmalı yoksa böyle olmazdım diye düşünüyorum evet evet öyle olmalı haklıyım sanırım düşüncelerim döngüye girdi diye düşünüyorum bu müzik yüzünden evet evet öyle olmalı yoksa böyle olmazdım diye düşünüyorum evet evet öyle olmalı haklıyım sanırım düşüncelerim döngüye girdi diye düşünüyorum bu müzik yüzünden evet evet öyle olmalı yoksa böyle olmazdım diye düşünüyorum evet evet öyle olmalı haklıyım sanırım evet evet öyle olmalı sanırım evet döngüden çıktım galiba evet evet öyle olmalı sanırım diye düşünüyorum döngüden evet çıktım diye mi düşünüyorum n'apıyorum çıktım galiba evet evet hoop, çıktım be.
Daft Punk - Derezzed [Tron Legacy Soundtrack]
çokacayip
tam rebabilitasyon gibi oldu
böyle beynim yıkandı gibi oldu iyice
ooh mis
4.11.2010
İnanmazsan gel de bak da dinle de gör
Bak bu şarkıda; [Example - Sick Note], nerelerden nelerden neler neler duyuyorum söyleyeyim sana sevgili günlük.
Geçenlerde NY Times'ın müzik ekinde de "Sorry boss, i don't want to come to work today favour" başlığı ile yayımlanan yazımda da belirttiğim üzere,
Linkleri sağtıkyenisekmede açarsan dünya daha güzel bir yer olur sanma alakası yok.
3.11.2010
Bir kuple arama kelimesi
Vatana millete hayırlı insan olma yolunda emin adımlarla ilerlerken sosyal sorumlu blog olmanın verdiği en ulvi duygularla, google'da moogle'da arayıp arayıp da bu bloga ulaşan arkadaşların sorunlarına çözüm bulmaya adadım bu yazımda kendimi. [lan ne biçim cümle oldu.]
Neyse, incelediğim kadarıyla, google'dan gelerek blogda en uzun zaman geçiren arkadaşların aradıkları şunlarmış. Madem bu kadar zaman harcamışlar, cevaplarını da bulduralım tekrar gelirlerse...
yürrü yavrum yürrü istan aldım sürü şarkısı dinle: Olur dinlerim. Bu arada "istan aldım sürü" değil, "fistanını sürü" olacak orası.
latince monera isimleri: Yok öyle isimler, arama boş yere.
hollanda uyuşturucu deposu yanarsa: Ne iş?
deyziz kalır: Bence kalmaz.
Onun adı sirküler
Son zamanların en en en en "Sonra onlarca kez dinliyorum bloga falan ekliyorum, sonra tekrar onlarca kez dinliyorum, bloga falan ekliyorum, sonra yine" sendromuna girmeme neden olan şarkı, çok acayip. Ekleyeceğimdir sonradan birazdan az sonra.
Bu arada farkettin mi günlük, [farkettin mi ayrı yazılıyor olabilanza, ama şu an için onunla uğraşamam] ben son zamanlarda fotoğraf pazarı haricindeki yazıların çoğuna fotoğraf resim vs eklemediğimi farkettim ve sen de aslında bununla birlikte ne kadar düşük cümle kurabilebileceğimi farketmiş oldun. Düşük cümlelerimden res'en kendim sorumluyum.
İmza sirküleri diye bir şey var günlük. Senin hiç imza sirkülerin oldu mu? Kimisi sirküs diyor inanma onlara, onun adı sirküler. Taksim'den aşağıya da Kabataş'a füniküler var. Ya da fünüküler. Ya da finiküler. Ya da finiküler. Ya da finikeliler. Ya da fenikeliler.
Canım sıkkın olmasa çoktan yatar uyurdum.
[Example - Sick Note]
2.11.2010
10. Geleneksel Fotoğraf Pazarı - Tanıdık
Bu haftanın Fotoğraf Pazarına biraz -2 gün kadar- geciktiğimi biliyorum sevgili fotoğraf severler. Ve bilin ki bunun aslında hiçbir sebebi yok, mazeretim de yok, asabi de değilim.
Bu sefer konumuzu "Tanıdık" olarak belirledim. Çünkü artık zaten biliyorsunuz, önce fotoğrafı çekip sonra konuyu belirliyorum [burada gülme efekti var, kikiriki mikimiki falan]. Ve bu fotoğrafa da İstanbul'da yaşayan herkesin çok "tanıdık" olduğunu biliyorum. Bu nedenle de deklanşöre bazinga.

[tıklarsak büyür bence]
[Haydarpaşa Limanı ve Kız Kulesi]
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


